|
RİSALE-İ NURDAN HAKİKATLER |
|
bütün bu risalelerde,
bütün derin hakaik
(hakikat),
temsilat (örnekler)
vasıtasıyla,
en ami (cahil)
ve ümmi
(tahsilsiz)
olanlara kadar ders veriliyor.
Halbuki o hakaikin
(hakikatlerin) çoğunu büyük alimler
"tefhim edilmez" (anlatılamaz)
deyip, değil avama, belki havassa da
(ilim sahibi kimselere de)
bildiremiyorlar. (Mektubat, s. 373)
|
HEM MEHDİLİK İSNADINI HİÇ
KABUL ETMEDİĞİMi BüTüN KARDEŞLERİM
ŞEHADET EDERLER. Hatta
Denizli'deki ehli vukuf (bilgi
sahibi Kİşiler) eğer Said
mehdiliğini ortaya atsa bütün
şakirtleri (talebeleri) kabul edecek
dediklerine mukabil (karşılık), Said
itiraznamesinde demiş Kİ:
"BEN SEYYİD DEĞİLİM MEHDİ SEYYİD
OLACAK" DİYE ONLARI REDDETMİŞ...
(Şualar, s. 365) |
Seyyid olmayan seyyidim ve
seyyid olan değilim diyenler, ikisi
de günahkar ve duhul ve huruc
(isyan) haram oldukları
gibi... hadis ve Kuran'da dahi,
ziyade veya noksan etmek memnu'dur
(yasaklanmıştır). (Muhakemat, s. 52) |
|
Hem
bu ÜÇ VEZAİFİ
(görevi) BİRDEN BİR ŞAHISTA
YAHUT CEMAATTE BU ZAMANDA BULUNMASI
VE MÜKEMMEL OLMASI VE BİRBİRİNİ
CERHETMEMESİ (birbirine
engel olmaması, zarar vermemesi) PEK
UZAK, ADETA KABiL (mümkün)
GÖRÜLMÜYOR. Ahir zamanda,
AL-İ BEYT-i NEBEVİ'NiN
(A.S.M.) (Peygamberimiz
(sav)'in soyunun) CEMAAT-İ
NURANİYESİNİ (nurani
cemaatini) TEMSİL EDEN
HAZRET-İ MEHDİ'DE VE CEMAATİNDEKi
ŞAHS-I MANEVİDE ANCAK İÇTİMA
EDEBİLİR (biraraya
gelebilir, toplanabilir). (Kastamonu
Lahikası, s. 139) |
O ZAT, o taifenin
uzun tedkikatı (o topluluğun uzun
araştırmaları, incelemeleri) ile
yazdıkları eseri kendine hazır bir
program yapacak, onun ile o birinci
vazifeyi tam yapmış olacak.
Bu vazifenin istinad ettiği
(dayandığı) kuvvet ve MANEVi
ORDUSU, yalnız ihlas ve sadakat ve
tesanüd (dayanışma)
sıfatlarına tam sahib olan bir kısım
ŞAKİRDLERDiR
(öğrencilerdir). Ne kadar da az da
olsalar, manen bir ordu kadar
kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
(Emirdağ Lahikası-1, s. 266-267) |
Bu zamanda
öyle fevkalade hakim cereyanlar
(fikir akımları) var Kİ, herşeyi
kendi hesabına aldığı için, faraza
(farz edelim) HAKİKİ
BEKLENİLEN VE BİR ASIR SONRA GELECEK
OLAN O ZAT dahi bu zamanda
gelse... (Kastamonu Lahikası, s. 57) |
|
 |
Mehdiyet konusu, İslam tarihi
boyunca gündemde olan ve merak
uyandıran bir konudur. Öyle ki büyük
İslam alimi ve Hicri 13. asrın
müceddidi Bediüzzaman Said Nursi,
İslam tarihinde pek çok kişinin Hz.
Mehdi'nin kendi dönemlerinde
geleceğini düşünerek yanıldıklarını
belirtmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur
Külliyatı'nın pek çok yerinde,
Peygamber Efendimiz (sav)'in
müjdelediği Hz. Mehdi'nin
kendisinden sonra geleceğini haber
vermiş ve Mehdiyet hakkında
hadislerde geçen konulara açıklık
getirmiştir. Hz. Mehdi'nin ve
talebelerinin geleceğiyle ilgili
Said Nursi'nin ifadelerinden biri
şöyledir: |
“Ta
ahir zamanda, hayatın geniş
dairesinde asıl sahipleri, yani Hz.
Mehdi ve şakirtleri (talebeleri),
Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o
daireyi genişletir ve o tohumlar
sünbüllenir.” (Sikke-i Tasdik-i
Gaybi, 138; Kastamonu Lahikası, 72)
|
Detay |
Kitabı İndir: |
 |
PDF |
 |
DOC |
|
|
|
|
Hz. Mehdi'nin
Görevleri |
Bu
soruların cevapları Hz. Mehdi ve
onun mukaddes cemaatinin birbirinden
ayrı kavramlar olduğunu bir kez daha
ortaya koymaktadır.
Bediüzzaman ahir zamanda Hz.
Mehdi'nin yanında bulunan mümin
topluluğunun mukaddes bir cemaat
olduğunu, bu cemaatin önderliğini
yapan Hz. Mehdi'nin de Hz. Peygamber
(sav) soyundan gelen mukaddes biri
olacağını belirtmiştir. Nitekim
Bediüzzaman bu sözünün son
cümlesinde "ONUN ÜÇ GÖREVİ
OLACAK" cümlesiyle bu
konuya açıklık getirmekte, bu üç
görevi, yanındaki kutsal toplulukla
birlikte, Hz. Mehdi'nin de bizzat
başlarında bulunarak yerine
getireceğini ifade etmektedir. |
Nitekim
Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin manevi
birer şahıs, ruh ya da mana gibi
görünmez birer güç olarak
tanımlanması, Kuran ayetlerinde
bildirilen Allah'ın adetullahı
(Allah'ın kanunu) ile tamamen
çelişmektedir. Tarih boyunca hiçbir
elçi veya peygamber, bir şahsı
manevi olarak gelmemiştir. Kuran'da
çeşitli toplumlara gönderilen
elçiler, nebiler ve resullerin
hayatları, mücadeleleri ve
tebliğleri hakkında pek çok bilgi
verilmiştir. Yaşamlarının sonuna
kadar gönderildikleri kavimleri hak
dine davet etmiş, onları Allah'ın
azabına karşı uyarıp korkutmuş ve
iman edenleri cennetle
müjdelemişlerdir. Yaşadıkları
toplumlardaki inkarcıların
baskılarına, kurdukları tuzaklara ve
hak dine yönelik mücadelelerine
sabır ve tevekkülle karşı koymuş,
onları Allah'ın razı olacağı ahlakı
yaşamaya çağırmışlardır. Tüm bu
bilgiler bize, tarih boyunca hiçbir
elçi, nebi veya resulün manevi bir
şahıs olarak gönderilmediğini, tüm
elçilerin birer fert olarak
geldiklerini göstermektedir.
Yüzyıllardır süregelen bu adetullah
(Allah'ın kanunu), tüm
İslam tarihinde olduğu gibi ahir
zamanda gelecek olan Hz. İsa ve Hz.
Mehdi için de söz konusudur. Ancak
elbette ki tüm peygamber ve
elçilerin olduğu gibi Hz. İsa ve Hz.
Mehdi'nin de kendilerinden ayrı
olarak şahsı manevileri de
olacaktır. Kuran'da, gönderilmiş
olan tüm peygamber ve elçilerin
çevresinde, onlara inanan ve
gösterdikleri hak yolu izleyen birer
topluluk olduğu haber verilmiştir.
Elçilere iman eden bu kimseler ve
onların elçileriyle birlikte yapmış
oldukları faaliyetlerin tümü, bu
elçilerin şahsı manevilerini
oluşturur. Kuran'da peygamberlerin
hayatlarını anlatan kıssalarda bu
durum açıkça görülmektedir. Örneğin
Peygamberimiz (sav)'in ashabı onun
şahsı manevisini oluşturmuştur.
Fakat bu, Peygamber Efendimiz
(sav)'in varlığı şartı ile
oluşmuştur. Bu durum ahir zamanda da
değişmeyecek, Bediüzzaman'ın da dile
getirdiği gibi, Hz. İsa ve Hz. Mehdi
beraberlerindeki mümin
topluluklarının başında bizzat birer
hidayet önderi olarak
bulunacaklardır.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin "bir
veya iki görevi değil, tam olarak
ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAĞINI"
bildirmektedir. Bediüzzaman,
Hz. Mehdi'nin temsil ettiği
cemaatiyle birlikte bu üç görevin
üçünü birden yerine getireceğinden
bahsetmiştir. Bediüzzaman bunun, Hz.
Mehdi'yi kendisinden önce gelen
müceddidlerden ayıran ve tanıtan en
önemli alametlerinden olduğunu
bildirmiştir. |
|
Devamı için; |
|
|
Mehdiyet, Gizlenmesi Değil;
Müjdelenmesi Gereken Bir
Konudur. |
|
Hz. Mehdi'den bahsedilmesi,
Hz. Mehdi'nin çıkış
alametlerindendir
Hicri 13. yüzyılın müceddidi
Bediüzzaman eserlerinde, Hz.
Mehdi'nin gelişi ve İslam ahlakını
tüm dünyaya hakim kılması konusunda
tüm Müslümanlara yol gösterici
nitelikte önemli açıklamalarda
bulunmuştur. Ancak kimi çevreler
tarafından, Bediüzzaman'ın
eserlerinde geniş yer verdiği
"Mehdiyet konusundan aleni
şekilde bahsedilmesinin pek çok
açıdan yanlış ve sakıncalı olacağı"
dile getirilmektedir.
Oysa ki "Mehdiyet meselesi
gizlenmesi, örtbas edilmesi değil;
müjdelenmesi gereken bir konudur".
Hz. Mehdi'nin gelişi bizzat
Peygamberimiz (sav) tarafından
müjdelenmiştir ve Peygamberimiz
(sav)'in bu konuda mütevatir olarak
kabul edilen çok sayıda hadisi
vardır. Peygamberimiz (sav) bir
hadisinde "Hz. Mehdi
ile müjdelenin. O
Kureyş'ten ve Ehl-i Beyt'imden bir
kişidir." (Kitab-ul Burhan Fi
Alamet-il Ahir zaman, s.13)
sözleriyle, bu konunun Müslümanlar
için bir müjde olduğunu
bildirmiştir. Bir başka hadisinde
ise Peygamberimiz (sav) "Mehdi
zuhur eder, herkes sadece O'ndan
konuşur, O'nun sevgisini içer ve
O'ndan başka bir şeyden
bahsetmezler." (Kitab-ül
Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir
Zaman, s. 33) sözleriyle Hz.
Mehdi'nin ortaya çıkacağı dönemde
herkesin bu mübarek şahıstan
bahsedeceğini haber vermiştir.
Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği bu
hadisler günümüzde gerçekleşmeye
başlamıştır ve herkes Hz. Mehdi'den
bahsetmektedir.
Bediüzzaman da eserlerinde bu konuya
geniş yer vermiş, yüzlerce sayfa
boyunca bu konuyu detaylarıyla
birlikte açıklamıştır. Çok açıktır
ki eğer bu konunu gizlenmesi
gerektiğini ya da okunmasının
gereksiz olduğunu düşünseydi, bu
husustaki açıklamalarını risalelere
koymazdı. Nitekim sakıncalı bir konu
olduğunda Bediüzzaman eserlerinde
bunun "mahrem"
olduğunu ve yayınlanmaması gerektiği
için risalelere konmadığını çeşitli
yerlerde ifade etmiştir.
Bediüzzaman'ın bu açıklamalarından
biri şöyledir:
Risaleler ise, o gibi
risalelere mahrem demişiz... neşrini
men'etmişiz... (Bediüzzaman
ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaları,
s.187)
Bediüzzaman'ın da söylediği gibi,
gizli olan yayınlanmaz. Ancak
Mehdiyet konusunda bunun tam tersi
bir durum söz konusudur. Bediüzzaman
Hz. Mehdi'nin gelişini yüzlerce
sayfa boyunca açıklayarak bu konuya
aleniyet getirmiş ve bunun
gizlenecek bir mesele olmadığını
açıkça ifade etmiştir. Nitekim
yıllardır risalelerin milyonlarca
insan tarafından okunuyor olması da
bu konunun gizli değil, aleniyete
dökülmüş bir konu olduğunu açıkça
ortaya koymaktadır.
Ancak Bediüzzaman'ın bu konuya bakış
açısı son derece açık olduğu halde,
bu yanlış düşünce, Bediüzzaman'ın
sözlerine birtakım yanlış anlamlar
yüklenerek desteklenmeye
çalışılmaktadır. Bu amaçla öne
sürülen ve yanlış yorumlanan
Bediüzzaman'ın sözlerinden biri
şöyledir:
Kardeşlerimin ikinci iltibası
(yanlışlığı): Fâni
(geçici) ve çürütülebilir
bir şahsiyeti, bâzı cihetlerle
(yönleriyle)
birinci vazifede pişdarlık
(öncülük) eden Nur
Şâkirdlerinin
(talebelerinin) şahs-ı
mânevîsini temsil eden o âciz
kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki
iltibas (yanlışlık,
karıştırma) da Risale-i
Nurun hakikî ihlâsına ve hiçbir
şey'e, hattâ mânevî ve uhrevî
makamata dahi âlet olmamasına bir
cihette (yönden)
zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti
de (siyaset ehlini de)
evhama (kuruntuya,
vehime, olmayan bir şeyi olur zannı
ile endişeye) düşürüp
Risale-i Nur'un neşrine
(yayınlanmasına, dağıtılmasına,
duyurulmasına) zarar gelir.
Bu zaman, şahs-ı mânevi zamanı
olduğu için, böyle büyük ve bâki
(ebedi) hakikatlar,
fâni (geçici) ve
âciz ve sukut edebilir
(kusur işleyebilen)
şahsiyetlere bina edilmez.
Elhâsıl (netice
olarak): O gelecek zâtın
ismini vermek, üç vazifesi birden
hâtıra geliyor, yanlış olur. Hem
hiçbir şey'e âlet olmayan Nurdaki
ihlâs zedelenir, avâm-ı mü'minîn
(ilmi irfanı az olan
müminlerin) nazarında
hakikatların kuvveti bir derece
noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye
(yakin derecesinde
bilinenen, red ve inkar için itiraz
kabul edilemeyecek surette
gerçekleri ispat eden kesin delil)
dahi kazâyâ-yı makbûledeki
(kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia,
itimad edilir zatların söyledikleri
ve bu itimada binaen kabul edilen)
zann-ı galibe inkılâb eder
(hakikate yakın kuvvetli
kanaate dönüşür), daha
muannid dalâlete (inatçı
delile, işarete) ve
mütemerrid zındıkaya
(inatçı, dikbaşlı, kibirli
dinsizliğe) tam galebesi
(galibiyeti, üstünlüğü),
mütehayyir (şaşkınlık
içerisindeki) ehl-i îmanda
görünmemeye başlar; ehl-i siyaset
evhama (kuruntu ve
endişeye) ve bir kısım
hocalar itiraza başlar.
Onun için, Nurlara o ismi
vermek münasip (uygun)
görülmüyor. Belki
müceddiddir, onun pişdarıdır
(öncüsüdür),
denilebilir. (Sikke-i
Tasdik-i Gaybi, s.10) |
|
Devamı için; |
|
|
|