|
RİSALE-İ NUR -
DENİZLİ VE EMİRDAĞ LAHİKALARI |
SAYFA
303:
Herhalde
o
vazifeyi
ondan
evvel
bir
taife
bir
cihette
görecek.
O zat, o
taifenin
uzun
tedkikatı
ile
yazdıkları
eseri
kendine
hazır
bir
proğram
yapacak,
onun ile
o
birinci
vazifeyi
tam
yapmış
olacak.
Bu
vazifenin
istinad
ettiği
kuvvet
ve
ma’nevî
ordusu,
yalnız
ihlâs ve
sadakat
ve
tesanüd
sıfatlarına
tam
sahib
olan bir
kısım
şâkirdlerdir.
Ne kadar
da az da
olsalar,
ma’nen
bir ordu
kadar
kuvvetli
ve
kıymetli
sayılırlar.
İkinci
Vazifesi:
Hilâfet-i
Muhammediye
(A.S.M.)
ünvaniyle
şeair-i
İslâmiyeyi
ihya
etmektir.
Âlem-i
İslâmın
vahdetini
nokta-i
istinad
edip
beşeriyeti
maddi ve
ma’nevî
tehlikelerden
ve gadab-ı
İlâhîden
kurtarmaktır.
Bu
vazifenin,
nokta-i
istinadı
ve
hâdimleri,
milyonlarla
efradı
bulunan
ordular
lâzımdır.
Üçüncü
Vazifesi:
İnkılabat-ı
zamaniye
ile çok
ahkâm-ı
Kur’âniyenin
zedelenmesiyle
ve
şeriat-ı
Muhammediyenin
(A.S.M.)
kanunları
bir
derece
ta’tile
uğramasiyle
o zat,
bütün
ehl-i
îmanın
ma’nevî
yardımlariyle
ve
ittihad-ı
İslâmın
muavenetiyle
ve bütün
ulema ve
evliyanın
ve
bilhassa
Âl-i
Beytin
neslinden
her
asırda
kuvvetli
ve
kesretli
bulunan
milyonlar
fedakâr
seyyidlerin
iltihaklarıyla
o
vazife-i
uzmâyı
yapmağa
çalışır.
Şimdi
hakîkat-ı
hal
böyle
olduğu
halde,
en
birinci
vazifesi
ve en
yüksek
mesleği
olan
îmanı
kurtarmak
ve îmanı,
tahkikî
bir
sûrette
umuma
ders
vermek,
hattâ
avamın
da
îmanını
tahkikî
yapmak
vazifesi
ise,
ma’nen
ve
hakîkaten
hidayet
edici,
irşad
edici
ma’nasının
tam
sarahatını
ifade
ettiği
için,
Nur
şâkirdleri
bu
vazifeyi
tamamiyle
Risâle-i
Nur’da
gördüklerinden,
ikinci
ve
üçüncü
vazifeler
buna
nisbeten
ikinci
ve
üçüncü
derecededir
diye,
Risâle-i
Nur’un
şahs-ı
ma’nevîsini
haklı
olarak
bir nevi
Mehdi
telakki
ediyorlar.
O şahs-ı
ma’nevînin
de bir
mümessili,
Nur
şâkirdlerinin
tesanüdünden
gelen
bir şahs-ı
ma’nevîsi
ve o
şahs-ı
manevîde
bir nevi
mümessili
olan
biçâre
tercümanını
zannettiklerinden,
ba’zan o
ismi ona
da
veriyorlar.
Gerçi bu
bir
iltibas
ve bir
sehivdir,
fakat
onlar
onda
mes’ul
değiller.
Çünkü
ziyâde
hüsn-ü
zan,
eskiden
beri
cereyan
ediyor
ve
itiraz
edilmez.
Ben de o
kardeşlerimin
pek
ziyâde
hüsn-ü
zanlarını
bir nevi
dua ve
bir
temenni
ve Nur
Talebelerinin
kemâl-i
itikadlarının
bir
tereşşuhu
gördüğümden
onlara
çok
ilişmezdim.
Hattâ
eski
evliyâların
bir
kısmı,
kerâmet-i
gaybiyelerinde
Risâle-i
Nur’u
aynı o
âhirzamanın
hidayet
edicisi
olduğu
diye
keşifleri,
bu
tahkikat
ile
tevili
anlaşılır.
Demek
iki
noktada
bir
iltibas
var,
tevil
lâzımdır:
|
|
|
SAYFA
304:
Birincisi:
Âhirdeki
iki
vazife,
gerçi
hakîkat
noktasında
birinci
vazife
derecesinde
değiller,
fakat
hilafet-i
Muhammediye
(A.S.M.)
ve
ittihad-ı
İslâm
ordulariyle
zemin
yüzünde
saltanat-ı
İslâmiyeyi
sürmek
cihetinde
herkesde,
hususan
avamda,
hususan
ehl-i
siyasette,
hususan
bu asrın
efkârında
o
birinci
vazifeden
bin
derece
geniş
görünüyor;
ve bu
isim bir
adama
verildiği
vakit,
bu iki
vazife
hatıra
geliyor;
siyaset
ma’nasını
ihsas
eder;
belki de
bir
hodfüruşluk
ma’nasını
hatıra
getirir,
belki
bir şan,
şeref ve
makamperestlik
ve
şöhretperestlik
arzularını
gösterir.
Ve
eskidenberi
ve şimdi
de çok
safdil
ve
makamperest
zatlar,
Mehdi
olacağım
diye
dâva
ederler.
Gerçi
her
asırda
hidayet
edici
bir nevi
Mehdi
ve
müceddid
geliyor
ve
gelmiş,
fakat
herbiri
üç
vazifelerden
birisini
bir
cihette
yapması
itibariyle,
âhirzamanın
Büyük
Mehdi
ünvanını
almamışlar.
Hem
mahkemede
Denizli
ehl-i
vukufu,
ba’zı
şâkirdlerin
bu
itikadlarına
göre,
bana
karşı
demişler
ki:
“Eğer
Mehdilik
dava
etse,
bütün
şâkirdleri
kabul
edecekler.”
Ben de
onlara
demiştim:
“Ben,
kendimi
seyyid
bilemiyorum.
Bu
zamanda
nesiller
bilinmiyor.
Halbuki
âhir
zamanın
o büyük
şahsı,
Âl-i
Beyt’ten
olacaktır.
Gerçi
ma’nen
ben
Hazret-i
Ali’nin
(R.A.)
bir
veled-i
ma’nevîsi
hükmünde
ondan
hakîkat
dersini
aldım ve
Âl-i
Muhammed
Aleyhisselâm
bir
ma’nada
hakîki
Nur
şâkirdlerine
şamil
olmasından,
ben de
Âl-i
Beytten
sayılabildim;
fakat bu
zaman
şahs-ı
ma’nevî
zamanı
olmasından,
ve Nurun
mesleğinde
hiçbir
cihette
benlik
ve
şahsiyet
ve şahsî
makamları
arzu
etmek ve
şan
şeref
kazanmak
olmaz ve
sırr-ı
ihlâsa
tam
muhalif
olmasından,
Cenâb-ı
Hakk’a
hadsiz
şükür
ediyorum
ki, beni
kendime
beğendirmemesinden,
ben öyle
şahsî ve
haddimden
hadsiz
derece
fazla
makamata
gözümü
dikmem
ve
Nurdaki
ihlâsı
bozmamak
için,
uhrevî
makamat
dahi
bana
verilse,
bırakmağa
kendimi
mecbûr
biliyorum.”
dedim, o
ehl-i
vukuf
sustu.
|
|
|
| |
|