|
RİSALE-İ NUR -
MEKTUBAT |
SAYFA
56:
Üçüncüsü:
Emevîlerin
Hâşimîlere
karşı
an’anesindeki
rekabet
damarı,
Yezid
gibi
ba’zılarda
bulunduğu
için,
şefkatsiz
bir
gadre
kabiliyet
göstermişti.
Dördüncü
bir
sebeb de
Hazret-i
Hüseyin’in
taraftarlarında
bulunuyordu
ki;
Emevîlerin,
Arab
milliyetini
esas
tutup,
sâir
milletlerin
efradına
“memalik”
ta’bir
ederek
köle
nazariyle
bakmaları
ve
gurur-u
milliyelerini
kırmaları
yüzünden,
milel-i
sâire
Hazret-i
Hüseyin’in
cemâatine
intikam-kârâne
ve
müşevveş
bir
niyetle
iltihak
ettiklerinden,
Emevîlerin
asabiyet-i
milliyelerine
fazla
dokunmuş,
gâyet
gaddarâne
ve
merhametsizcesine
meşhur
fâciaya
sebebiyet
vermişlerdir.
Mezkûr
dört
esbab,
zâhirîdir.
Kader
noktasından
bakıldığı
vakit;
Hazret-i
Hüseyin
ve
akrabasına
o fâcia
sebebiyle
hâsıl
olan
netâic-i
uhreviye
ve
saltanat-ı
rûhaniye
ve
terakkiyat-ı
ma’nevîye
o kadar
kıymetdardır
ki, o
fâcia
ile
çektikleri
zahmet,
gâyet
kolay ve
ucuz
düşer.
Nasılki
bir
nefer,
bir saat
işkence
altında
şehid
edilse;
öyle bir
mertebeyi
bulur
ki, on
sene
başkası
çalışsa,
ancak o
mertebeyi
bulur.
Eğer o
nefer
şehid
olduktan
sonra
ona
sorulabilse,
“Az bir
şey ile
pek çok
şeyler
kazandım”
diyecektir.
Dördüncü
suâlinizin
meâli:
Âhirzamanda
Hazret-i
İsâ
Aleyhisselâm
Deccal’ı
öldürdükten
sonra,
insanlar
ekseriyetle
din-i
hakka
girerler.
Halbuki
rivayetlerde
gelmiştir
ki:
Yeryüzünde
Allah
Allah
diyenler
bulundukça
kıyamet
kopmaz.”
Böyle
umûmîyetle
îmana
geldikten
sonra
nasıl
umûmîyetle
küfre
giderler?
Elcevab:
Hadîs-i
sahihte
rivayet
edilen:
“Hazret-i
İsa
Aleyhisselâm’ın
geleceğini
ve
şerîat-ı
İslâmiye
ile amel
edeceğini,
Deccal’ı
öldüreceğini”
îmanı
zaîf
olanlar
istib’ad
ediyorlar.
Onun
hakîkatı
îzah
edilse,
hiç
istib’ad
yeri
kalmaz.
Şöyle
ki:
O
hadîsin
ve
Süfyan
ve
Mehdi
hakkındaki
hadîslerin
ifade
ettikleri
ma’na
budur
ki:
Âhirzamanda
dinsizliğin
iki
cereyanı
kuvvet
bulacak:
Birisi:
Nifak
perdesi
altında,
risâlet-i
Ahmediyeyi
(A.S.M.)
inkâr
edecek
Süfyan
nâmında
müdhiş
bir
şahıs,
ehl-i
nifakın
başına
geçecek,
şerîat-ı
İslâmiyenin
tahribine
çalışacaktır.
Ona
karşı Âl-i
Beyt-i
Nebevînin
silsile-i
nurânîsine
bağlanan,
ehl-i
velâyet
ve ehl-i
kemâlin
başına
geçecek
Âl-i
Beytten
Muhammed
Mehdi
isminde
bir zât-ı
nurânî,
o
Süfyan’ın
şahs-ı
ma’nevîsi
olan
cereyan-ı
münâfıkaneyi
öldürüp
dağıtacaktır.
İkinci
cereyan
ise:
Tabiiyyun,
maddiyyun
felsefesinden
tevellüd
eden bir
cereyan-ı
Nemrudane,
gittikçe
âhirzamanda
felsefe-i
maddiye
vâsıtasiyle
intişar
ederek
kuvvet
bulup
|
|
|
SAYFA
95:
Dördüncü
Esas:
Resûl-i
Ekrem
Aleyhissalâtü
Vesselâm’ın
istikbâlden
haber
verdiği
ba’zı
hâdiseler,
cüz’î
birer
hâdise
değil;
belki
tekerrür
eden
birer
hâdise-i
külliyeyi,
cüz’î
bir
sûrette
haber
verir.
Halbuki
o
hâdisenin
müteaddid
vecihleri
var. Her
def’a
bir
vechini
beyân
eder.
Sonra
Râvi-i
Hadîs o
vecihleri
birleştirir,
Hilâf-ı
vâki’
gibi
görünür.
Meselâ:
Hazret-i
Mehdî’ye
dâir
muhtelif
rivayetler
var.
Tafsilât
ve
tasvirat,
başka
başkadır.
Halbuki,
Yirmi
Dördüncü
Söz’ün
bir
dalında
isbat
edildiği
gibi:
Resûl-i
Ekrem
Aleyhissalâtü
Vesselâm,
vahye
istinâden,
her bir
asırda
kuvve-i
ma’nevîye-i
ehl-i
îmanı
muhafaza
etmek
için,
hem
dehşetli
hâdiselerde
ye’se
düşmemek
için,
hem
âlem-i
İslâmiyetin
bir
silsile-i
nurânîyesi
olan Âl-i
Beytine
ehl-i
îmanı
ma’nevî
rabtetmek
için,
Mehdî’yi
haber
vermiş.
Âhirzamanda
gelen
Mehdî
gibi,
herbir
asır Âl-i
Beytten
bir nevi
Mehdî,
belki
Mehdîler
bulmuş.
Hatta Âl-i
Beytten
mâ’dud
olan
Abbâsiye
Hulefasından,
Büyük
Mehdî’nin
çok
evsâfına
câmi’
bir
Mehdî
bulmuş.
İşte,
Büyük
Mehdî’den
evvel
gelen
emsalleri,
nümuneleri
olan
Hulefâ-yı
Mehdîyyîn
ve Aktâb-ı
Mehdîyyîn
evsafları,
asıl
Mehdî’nin
evsafına
karışmış
ve ondan
rivayetler
ihtilâfa
düşmüş.
|
|
|
SAYFA
100:
Eğer
denilse:
Neden
hilâfet-i
İslâmiye
Âl-i
Beyt-i
Nebevî’de
takarrur
etmedi?
Halbuki
en
ziyâde
lâyık ve
müstehak
onlardı?”
Elcevab:
Saltanat-ı
dünyeviye
aldatıcıdır.
Âl-i
Beyt
ise,
hakâik-i
İslâmiyeyi
ve
ahkâm-ı
Kur’âniyeyi
muhafazaya
me’mur
idiler.
Hilâfet
ve
saltanata
geçen,
ya Nebî
gibi
ma’sûm
olmalı,
veyahut
Hulefa-yı
Râşidîn
ve Ömer
İbn-i
Abdülaziz-i
Emevî ve
Mehdî-i
Abbâsî
gibi
hârikulâde
bir zühd-ü
kalbi
olmalı
ki
aldanmasın.
Halbuki,
Mısır’da
Âl-i
Beyt
nâmına
teşekkül
eden
Devlet-i
Fâtımiyye
Hilâfeti
ve
Afrika’da
Muvahhidîn
Hükûmeti
ve
İran’da
Safevîler
Devleti
gösteriyor
ki;
saltanat-ı
dünyeviyye
Âl-i
Beyte
yaramaz,
vazife-i
asliyesi
olan
hıfz-ı
dîni ve
hizmet-i
İslâmiyeti
onlara
unutturur.
Halbuki
saltanatı
terk
ettikleri
zaman,
parlak
ve
yüksek
bir
sûrette
İslâmiyete
ve
Kur’âna
hizmet
etmişler.
|
|
|
SAYFA
441:
Suâl:
Âhirzamanda
Hazreti
Mehdi
geleceğine
ve
fesada
girmiş
âlemi
ıslah
edeceğine
dâir
müteaddid
rivayatı
sahîha
var.
Halbuki
şu
zaman,
cemâat
zamanıdır;
şahıs
zamanı
değil!
Şahıs ne
kadar
dâhî ve
hatta
yüz dâhî
derecesinde
olsa,
bir
cemâatın
mümessili
olmazsa,
bir
cemâatin
şahsı
ma’nevîsini
temsil
etmezse;
muhalif
bir
cemâatın
şahsı
ma’nevîsine
karşı
mağlubdur.
|
|
|
SAYFA
442:
Şu
zamanda
kuvveti
velayeti
ne kadar
yüksek
olursa
olsun
böyle
bir
cemâatı
beşeriyenin
ifsâdâtı
azîmesi
içinde
nasıl
ıslah
eder?
Eğer
Mehdi’nin
bütün
işleri
hârika
olsa, şu
dünyadaki
hikmeti
İlâhîyyeye
ve
kavânini
âdetullaha
muhalif
düşer.
Bu
Mehdi
mes’elesinin
sırrını
anlamak
istiyoruz?
Elcevab:
Cenâbı
Hak
kemâli
rahmetinden,
şerîatı
İslâmiyenin
ebediyetine
bir
eseri
himayet
olarak,
herbir
fesâdı
ümmet
zamanında
bir
muslih
veya bir
müceddid
veya bir
halifei
zîşan
veya bir
kutbu
a’zam
veya bir
mürşidi
ekmel
veyahud
bir nevi
Mehdi
hükmünde
mübârek
zâtları
göndermiş;
fesâdı
izâle
edip,
milleti
ıslah
etmiş;
Dini
Ahmedîyi
(A.S.M.)
muhafaza
etmiş.
Mâdem
âdeti
öyle
cereyan
ediyor,
âhirzamanın
en büyük
fesâdı
zamanında;
elbette
en büyük
bir
müçtehid,
hem en
büyük
bir
müceddid,
hem
hâkim,
hem
mehdi,
hem
mürşid,
hem
kutbu
a’zam
olarak
bir zâtı
nurânîyi
gönderecek
ve o zât
da Ehli
Beyti
Nebevîden
olacaktır.
Cenâbı
Hak bir
dakika
zarfında
beynes
sema
velarz
âlemini
bulutlarla
doldurup
boşalttığı
gibi,
bir
saniyede
denizin
fırtınalarını
teskin
eder ve
bahar
içinde
bir
saatte
yaz
mevsiminin
nümûnesini
ve yazda
bir
saatte
kış
fırtınasını
icad
eden
Kadîri
Zülcelâl;
Mehdi
ile de
âlemi
İslâmın
zulümatını
dağıtabilir.
Ve
va’detmiştir,
va’dini
elbette
yapacaktır.
Kudreti
İlâhîye
noktasında
bakılsa,
gâyet
kolaydır.
Eğer
dâirei
esbâb ve
hikmeti
Rabbânîye
noktasında
düşünülse,
yine o
kadar
makul ve
vukua
lâyıktır
ki; eğer
Muhbiri
Sâdık’tan
rivayet
olmazsa
dahi,
herhalde
öyle
olmak
lâzım
gelir ve
olacaktır
diye
ehli
tefekkür
hükmeder.
Şöyle
ki:
Felillahi’lhamd

duâsı
umum
ümmet,
umum
namazında,
günde
beş
def’a
tekrar
ettikleri
bu duâ
bilmüşahede
kabûl
olmuştur
ki; Âli
Muhammed
Aleyhissalâtü
Vesselâm,
Âli
İbrahim
Aleyhisselâm
gibi
öyle bir
vaziyet
almış
ki; umum
mübârek
silsilelerin
başında,
umum
aktar ve
a’sarın
mecma’larında
o nurânî
zâtlar
kumandanlık
ediyorlar.
(Hâşiye)
Ve öyle
bir
kesrettedirler
ki; o
kumandanların
mecmu’u,
muazzam
bir ordu
teşkil
ediyorlar.
----------------------------------------
(Hâşiye):
Hatta
onlardan
bir
tanesi
olan
Seyyid
Ahmedü’s-Sünûsi,
milyonlar
müride
kumandanlık
ediyor.
Seyyid
İdris
gibi
diğer
bir zât,
yüz
binden
fazla
Müslümanlara
kumandanlık
ediyor.
Seyyid
Yahya
gibi bir
başka
seyyid,
yüz
binler
adamlara
emirlik
ediyor
ve
hâkeza…Bu
seyyidler
kabilesinin
efradlarında
böyle
zâhirî
kahramanlar
çok
olduğu
gibi;
Seyyid
Abdülkadiri
Geylânî,
Seyyid
Ebulhaseni
Şâzelî,
Seyyid
Ahmedi
Bedevi
gibi
ma’nevî
kahramanların
kahramanları
dahi
varlarmış.
|
|
|
SAYFA
443:
Eğer
maddî
şekle
girse ve
bir
tesanüd
ile bir
fırka
vaziyetini
alsalar,
İslâmiyet
dinini
milliyet-i
mukaddese
hükmünde
rabıta-i
ittifak
ve
intibah
yapsalar,
hiçbir
milletin
ordusu
onlara
karşı
dayanamaz!
İşte o
pek
kesretli
o
muktedir
ordu, Âl-i
Muhammed
Aleyhissalâtü
Vesselâm’dır
ve
Hazret-i
Mehdi’nin
en has
ordusudur.
Evet
bugün
tarih-i
âlemde
hiçbir
nesil,
şecere
ile ve
senedlerle
ve
an’ane
ile
birbirine
muttasıl
ve en
yüksek
şeref ve
âlî
haseb ve
asil
neseb
ile
mümtaz
hiçbir
nesil
yoktur
ki, Âl-i
Beyt’ten
gelen
seyyidler
nesli
kadar
kuvvetli
ve
ehemmiyetli
bulunsun.
Eski
zamandan
beri
bütün
ehl-i
hakîkatın
fırkaları
başında
onlar ve
ehl-i
kemâlin
namdar
reisleri
yine
onlardır.
Şimdi
de,
kemmiyeten
milyonları
geçen
bir nesl-i
mübârektir.
Mütenebbih
ve
kalbleri
îmanlı
ve
muhabbet-i
Nebevî
ile dolu
ve
cihandeğer
şeref-i
intisabiyle
serfirazdırlar.
Böyle
bir
cemâat-ı
azîme
içindeki
mukaddes
kuvveti
tehyic
edecek
ve
uyandıracak
hâdisat-ı
azîme
vücuda
geliyor.
Elbette
o
kuvvet-i
azîmedeki
bir
hamiyet-i
âliye
feveran
edecek
ve
Hazret-i
Mehdi
başına
geçip,
tarîk-ı
hak ve
hakîkata
sevkedecek.
Böyle
olmak ve
böyle
olmasını;
bu
kıştan
sonra
baharın
gelmesi
gibi,
âdetullahtan
ve
rahmet-i
İlâhîyeden
bekleriz
ve
beklemekte
haklıyız.
İkinci
İşâret,
yâni
Altıncı
İşâret:
Hazret-i
Mehdi’nin
cem’iyyet-i
nurânîyesi,
Süfyan
komitesinin
tahribatçı
rejim-i
bid’akârânesini
tâmir
edecek,
Sünnet-i
Seniyyeyi
ihya
edecek;
yâni
âlem-i
İslâmiyette
risâlet-i
Ahmediyeyi
(A.S.M.)
inkâr
niyetiyle
şerîat-ı
Ahmediyeyi
(A.S.M.)
tahribe
çalışan
Süfyan
komitesi,
Hazret-i
Mehdi
cem’iyyetinin
mu’cizekâr
ma’nevî
kılınciyle
öldürülecek
ve
dağıtılacak.
Hem
âlem-i
insaniyette
inkâr-ı
ulûhiyet
niyetiyle
medeniyet
ve
mukaddesât-ı
beşeriyeyi
zîr ü
zeber
eden
Deccal
komitesini,
Hazret-i
İsâ
Aleyhisselâm’ın
dîn-i
hakîkisini
İslâmiyetin
hakîkatiyle
birleştirmeye
çalışan
hamiyetkâr
ve
fedakâr
bir
İsevî
cemâatı
nâmı
altında
ve
“Müslüman
İsevîleri”
ünvanına
lâyık
bir
cem’iyyet,
o Deccal
komitesini,
Hazret-i
İsâ
Aleyhisselâm’ın
riyaseti
altında
öldürecek
ve
dağıtacak;
beşeri,
inkâr-ı
ulûhiyetten
kurtaracak.
|
|
|
SAYFA
449:
Ve bir
küçük
âyinede
görünen
bir
Güneşi,
denizin
yüzünde
haşmetiyle
cilvesi
görünen
Güneşle
bir
cihet-i
müşabehetle
iltibasa
sebeb
olur;
öyle de:
Çok ehl-i
velâyet
var ki;
bir
sineğin
bir
tavus
kuşuna
nisbeti
gibi,
kendinden
o derece
büyük
olanlardan
kendini
büyük
görür ve
öyle de
müşahede
ediyor,
kendini
haklı
buluyor.
Hatta
ben
gördüm
ki:
Yalnız
kalbi
intibaha
gelmiş
uzaktan
uzağa
velâyetin
sırrını
kendinde
hissetmiş,
kendini
kutb-u
a’zam
telâkki
edip o
tavrı
takınıyordu.
Ben
dedim:
“Kardeşim!
Nasılki
kanun-u
saltanatın,
sadrazam
dâiresinden
tâ
nahiye
müdürü
dâiresine
kadar
bir
tarzda
cüz’î-küllî
cilveleri
var;
öyle de
velâyetin
ve
kutbiyetin
dahi,
öyle
muhtelif
dâire ve
cilveleri
var.
Herbir
makamın
çok
zılleri
ve
gölgeleri
var.
Sen,
sadrâzam-misâl
kutbiyetin
a’zam
cilvesini,
bir
müdür
dâiresi
hükmünde
olan
kendi
dâirende
o
cilveyi
görmüşsün,
aldanmışsın.
Gördüğün
doğrudur,
fakat
hükmün
yanlıştır.
Bir
sineğe
bir kap
su, bir
küçük
denizdir.”
O zât şu
cevabımdan
inşâallah
ayıldı
ve o
vartadan
kurtuldu.
Hem ben
müteaddit
insanları
gördüm
ki, bir
nevi
Mehdi
kendilerini
biliyorlardı
ve “Mehdi
olacağım”
diyorlardı.
Bu
zâtlar
yalancı
ve
aldatıcı
değiller,
belki
aldanıyorlar.
Gördüklerini,
hakîkat
zannediyorlar.
Esmâ-i
İlâhînin
nasılki
tecelliyatı,
Arş-ı
A’zam
dâiresinden
tâ bir
zerreye
kadar
cilveleri
var ve o
esmâya
mazhariyet
de, o
nisbette
tefâvüt
eder.
Öyle de
mazhariyet-i
esmâdan
ibâret
olan
merâtib-i
velâyet
dahi
öyle
mütefâvittir.
Şu
iltibasın
en mühim
sebebi
şudur:
Makâmât-ı
evliyâdan
ba’zı
makamlarda
Mehdi
vazifesinin
husûsiyeti
bulunduğu
ve kutb-u
a’zama
has bir
nisbeti
göründüğü
ve
Hazret-i
Hızır’ın
bir
münâsebet-i
hâssası
olduğu
gibi,
ba’zı
meşâhirle
münâsebetdar
ba’zı
makâmât
var.
Hatta o
makamlara
“Makam-ı
Hızır”,
“Makam-ı
Üveys”,
“Makam-ı
Mehdiyet”
ta’bir
edilir.
İşte bu
sırra
binâen,
o makama
ve o
makamın
cüz’î
bir
nümunesine
veya bir
gölgesine
girenler,
kendilerini
o
makamla
has
münâsebetdar
meşhur
zâtlar
zannediyorlar.
Kendini
Hızır
telakki
eder
veya
Mehdi
i’tikâd
eder
veya
kutb-u
a’zam
tahayyül
eder.
Eğer
hubb-u
câha
talib
enâniyeti
yoksa, o
halde
mahkûm
olmaz.
Onun
haddinden
fazla
da’vaları,
şatahat
sayılır.
Onunla
belki
mes’ul
olmaz.
Eğer
enâniyeti
perde
ardında
hubb-u
câha
müteveccih
ise; o
zât
enâniyete
mağlub
olup,
şükrü
bırakıp
fahre
girse,
fahrden
git gide
gurura
sukut
eder. Ya
divânelik
derecesine
sukut
eder
veyahut
tarîk-ı
haktan
sapar.
Çünkü:
Büyük
evliyâyı,
kendi
gibi
telakki
eder,
haklarındaki
hüsnü
zannı
kırılır.
Zîra
nefis ne
kadar
mağrur
da olsa,
kendisi
kendi
kusurunu
derkeder.
O
büyükleri
de
kendine
kıyas
edip,
kusurlu
tevehhüm
eder.
Hatta
enbiyâlar
hakkında
da
hürmeti
noksanlaşır.
|
|
|
| |
|