|
RİSALE-İ NUR -
MÜDAFALAR |
SAYFA
54:
Amma
ehl-i
Kıble'nin
tekfiri
hakkındaki
sehivleri
ise; hem
Risale-i
Nur'u
hem
benimle
temas
edenleri
işhad
ediyorum
ki,
benim
eskiden
beri
mesleğim
hüsn-ü
zandır.
Değil
tekfir,
belki
mümkün
olduğu
kadar
müslümanları
tekfir
vartalarından
kaçırmışım.
Mezheb-i
Hanefî'de
sebeb-i
küfür
gösterilen
çok
maddeler,
mezheb-i
Şâfiî'de
yalnız
kebair
sayıldığı
cihetle,
ben hüsn-ü
zan
etmeye
mezhebimce
mükellefim.
Hanefi
ulemâsından
-mezhebce-
daha
ziyade
tekfirden
çekiniyorum.
Hususi
ve
muayyen
insanlara
tam
sarih
küfür
görünmezse
'kafir'
diyemeyiz.
Ve
Risale-i
Nur'da ;
"Ey
mülhidler!
Ey
zındıklar!..."
dediğim
vakit,
muhatablarım
ise,
gizli ve
İslâmiyet'in
ifsadını
ve
mü'minlerin
imanını
bozmayı
hedef
ittihaz
eden ve
bazen
hükümetin
bazı
erkânını
iğfal
edip,
bizi
böyle
belalara
sokan ve
otuz
seneden
beri
benimle
mücadele
eden,
şahsen
bilmediğimiz
bir
kısım
münafıklardır.
Yine
aynı
sahifede
:
"İstanbul
ulemâsından
bazıları
Said'in
hareketini
beğenmediklerinden,
'kezzab'
dediklerinden,
onlara
ve
Seyyid
Abdülhakim'e,
şâkirdleriyle
beraber
ölüm
duası
yaptıklarından...
Halbuki
müslümanlıkta
ölüm
duası
yapılmaz."
Elcevab
:
Hâşâ!
İstanbul
ulemâsı,
başta
merhum
Fetva
Emini
Ali Rıza
olarak
bütün
âlimleri
Risale-i
Nur'a
karşı
takdirkârâne
bakmışlar.
Hiç
birine
karşı
bedduâmız
yoktur,
hürmetimiz
var.
Yalnız
bizim
gizli ve
dinsiz
düşmanlarımız
her
nasılsa
bir
münasebetle
çok
ihtiyar,
merhum
Abdülhakim'e
hulûl
edip,
ihtiyarlığından
ve
taassubundan
istifade
ederek,
Risale-i
Nur
şâkirdlerinin
aleyhine
çirkin
bir söz
söylettirmişler.
Biz
işittik.
Onun
tesiriyle
bize
epey
zarar
oldu.
Şâkirdler
ölümüne
bedduâ
etmek
istediler.
Ben
dedim :
"Siyâdetine
ve
ihtiyarlığına
hürmeten,
yapmayınız."
Yaptırmadık.
Tâ o
vakit
helâl
ettik.
Hattâ
şimdi
ben, en
yakın
dostum
gibi,
hayırlı
dualarıma
teşrik
etmişim.
Onuncu
Sehiv :
Hem aynı
sahifede
: "İki
türlü
deccal
ve
süfyan
diye,
zaruriyat-ı
diniyeden
olmayan
bunlarda
'icma
var'
diyor.
İnanmayanlara
'zındık,
dinsiz,
mülhid'
hükmünü
veriyor.
Halbuki
mehdî,deccal,
süfyan
gibi
şeyler
Kur'an'da
yoktur,
icma'da
yoktur.
Yalnız
Taftazânî
:
'Bunlar
gayr-ı
mümkün
şeyler
olmadığından
bu bâbda
rivayet
edilen
hadisleri
kabul
ederiz.'
demiş.
Hem
İmam-ı
Mahfî ve
Mehdi-i
Muntazar,
batıl
olduğuna
ehl-i
Sünnet'in
ittifakı
var."
Elcevab
:
Acelelik
sebebiyle
gayet
sathî
bir
surette
yüzer
risaleden
ziyade
kitaplar
tedkik
edilmeden,
bir
mahrem
risalenin
bir
ibaresinden
böyle
bir
hüküm
isnad
etmelerini
o
müdakkik
zatlara
yakıştıramıyoruz.
Evvelâ :
Taftazanî,
âhirzaman
hâdisâtı
hakkında
değil,
belki
hadisat-ı
uhreviyyeden
bir acîb
kısım
hakkında
o
sözleri
Şerhü'l-Makâsıd'da
yazmış.
Sâniyen
:
Risale-i
Nur'dan
mahrem
bir
cüz'ü;
"İki
deccala
inanmayan
dinsizdir"
demiyor.
Hem
deccalın
hurucu
bütün
akîde-i
İslâmiye
kitaplarında
mezkûrdur,
icmâ'a
mazhardır.
Mehdî ve
süfyan
mefkûresi
ise,
ümmet
içinde
gayet
esaslı
bir
tarzda
ve
ehemmiyetli
bir
hikmete
binaen
cereyan
edip,
gelmiş.
Adeta
ümmetçe
telakkî-i
bi'l-kabul
nev'inde
bir
medar-ı
tesellî
olarak
her
asırda
Âl-i
Beyt-i
Nebevî'den
bir
hidayetkâr
imdada
yetişmesi
tesellisi
ile
devlet-i
süfyâniyede
ve
Emeviye'de
eski
zamanda
Yezid ve
Velid
gibi
süfyan
mânasını
veren
hâkimlere
karşı
dayanmak
için her
asrın
ihtiyacı
bu
mefkûreyi
idame
etmiş.
Ve bu
hakikatı
cüz'i-küllî
her asır
gösterdiği
gibi bu
asır da
bir
derece
göstermiş
diye
Risale-i
Nur'un
beyanatı
hiç bir
cihetle
hakâik-i
İslâmiye'ye
münâfâtı
yoktur.
Fakat
Hanefî
ulemâsından
bir
kısmı
ulemâ-yı
Hanefiyye
sâir
mezhebler
gibi,
mehdî ve
süfyan
hâdiselerine
akîde
noktasında
bakmıyorlar.
Risale-i
Nur'un
üstadlarından
bir
üstadı
İmam-ı
Gazalî
ve
birisi
de
Abdülkâdir-i
Geylâni'dir
(fakat
tarikat
cihetinde
değil,
hakikat
cihetinde)
ve
birisi
de, en
başta
İmam-ı
Ali
(R.A.)
olmasından,
onların
ittifak
ettikleri
mes'eleler
elbette
ma'den-i
Risâlet'ten
alınmıştır,
diye
Risale-i
Nur
kabul
etmiş.
Ve
İmam-ı
Ali
(R.A.)
kasidesinde
süfyana
"İslam
Deccâlı"
namını
vermesi,
bize bir
hüccet
hükmüne
geçmiş.
Yalnız
Ebu
Hureyre'nin
rivayet
ettiği
hadisten
başka,
pek çok
imamlar
ve
büyüklerden
gaybî
ihbarlar
vardır.
Ve
vaki-i
hal,
vukuâtıyla
tam
tasdik
ediyor.
Hem ehl-i
Sünnet'çe
batıl
olan
Mehdi-i
Muntazar
budur
ki;
"Şiîlerin
bir
kısmı;
Oniki
İmam'dan
birisi
ölmemiş,
bin
senedir
gizlidir,
sonra
meydana
çıkacak,
dünyayı
ıslah
edecek.
Mehdi-i
Muntazar
budur."
Ehl-i
Sünnet
bu fikre
'bâtıldır'
der.
Yoksa
Ehl-i
Sünnet'in,
ekseriyetçe
kabulu
olan ve
intizar
edilen
Muhammed
Mehdi
hakkında
hadisler
var.
ulemâların
fikirlerini
kabul
etmediklerinin
hikmeti
şudur:
Âhirzamanda
dinsizlik
cereyanına
karşı
mukabele
etmek,
ancak
İsevî'nin
hakiki
dini,
hakikat-ı
Kur'ân'la
ittihad
ederek;
Kur'ân
ise esas
ve imam
olup,
İsevî
dini ona
tabi
olacağına
işareten
bir
rivayette
var ki;
"İsâ
gelir,
namazda
Mehdi'ye
iktida
eder."
Eğer o
kısım
ulemâların
fikri
gibi
olsa, o
halde
İsevîlik
esas ve
imam
olması
lâzım
geliyor.
Muhterem
ehl-i
vukufun
bir
kısım
sehivleri,
teşekkürnâmede
dahi
beyan
edilmiştir.
Ben
kasemle
temin
ediyorum
ki, eğer
bazı ehl-i
imana
zarar
gelmese
idi,
hakkımızda
ağır
şerait
altında
insaflı
hareket
eden bu
muhterem
ehl-i
vukuf'un
isnad
ettikleri
bütün
kusur ve
hataları
nefsime
kabul
edecektim.
Fakat
iman
hizmeti
beni
mecbur
eyledi.
Muhterem
ehl-i
vukuf,
Saîd'de
iki
halet-i
ruhiye
bulmuşlar:
Birisi,
normal
hayatı
deyip,
yüzde
doksan
kemal-i
takdirde,
beğendikleri
risaleleri
o normal
hayatına
isnad
ediyorlar.
Diğer
haleti,
cezbe ve
ihtilal-i
ruhî
hâletidir.
Ve ona
da,
beş-on
küçük,
mahrem
ve yarım
mahrem
ve zulme
karşı
hiddet
mektuplarını
veriyorlar.
Hakikat
ise;
Fikrimin
hüneri
ve
ilmimin
eseri
olmadığına
işareten
bir
ihsan-ı
ilâhidir
ki, o
normal
dedikleri
halinde
değil,
belki
gayr-ı
normal
halinde
en
mükemmel
eserler
yazılmış.
Hatta
ben ve
telif
zamanında
beraberimdekiler
biliyoruz;
ve en
hastalıklı
ve
sıkıntılı
ve
heyecanlı
ve
ihtilal-i
ruhiyede
yazılan
risaleler
çok
mükemmel
ve
süratli
oluyordu.
Elhasıl
: Normal
hayatım,
Risale-i
Nur
hakkında
gayr-ı
normaldir
ve
gayr-ı
normal
ise,
normaldir.
31 Mayıs
1944
Denizli
Cezaevinde
Mevkuf
Said
Nursî
|
|
|
SAYFA
60:
DENİZLİ
AĞIR
CEZA
MAHKEMESİ
RİYASETİ
MAKAMINA
Ehl-i
vukuf
raporuna
itiraznâmedir.
Sair
merkezlerdeki
ehl-i
vukufların
yanlış
raporları,
buradaki
ehl-i
vukufu
şaşırtmasıyla;
buradakilere
değil,
oradakilere
karşı
hukuk-u
hayatımızı
ve
Risale-i
Nur'un
namusunu
müdafaa
etmek
için
gayet
hasta
bir
halde,
yirmi
dakika
zarfında
yazdım.
Kusura
bakmayınız
1-Risale-i
Nur'un
mehdilik
ve İslâm
deccalına
ait
beyanatına,
indî
fikirlerle
"mehdi
ve
deccal
efsanesi"
tabir
ederek,
hem
Risale-i
Nur'un
mahiyetinden,
hem
İslâmiyetin
ruhundan
ne kadar
uzak
düştüklerine
delil:
”Euzu
billahi
min
fitnetil
meshiddeccal”
diye
olan
Peygamber
Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın
duasına...
ve umum
ümmetin
vird-i
zebanı
iken,
ona
"efsane"
diyen,
İslâmiyetin
mühim
büyük
bir
hakikatını
inkâr
etmiştir.
2-"Said'in
arkadaşları,
kendi
sathi
zihniyetleriyle
hizbü'l-Kur'an
surelerini
toplayıp...
dinde
tahrifat
yapmışlardır."
demeleri
o kadar
vukufsuzluktur
ki,
hayret
etmemek
kâbil
değildir.
Bütün
ümmette
en'amlar
ve
hizbler
namında,
bütün
meşâhir-i
İslâmiye,
Kur'an'dan
meşrebine
ve
mesleğine
daha
nurlu
gördüğü
ayetleri
ve
sureleri,
mecmualarına
yazmışlar.
Bu hal,
bir
âdet-i
İslâmiye
hükmüne
geçtiği
halde;
"Dinde
tahrifat
yapıyor"
ve
"yaptı"
demeleri,
ehl-i
vukufun
vukufsuzluğuna
delildir.
3-"Said'in
ve
arkadaşlarının,
din
mahiyetinde
vücuda
gelen
neşriyat
işlerini
idare
eden
gizli
bir
teşekkül
ve hafî
bir
cem'iyyet
olduğunu...
ve bu
cem'iyet,
hayatımızı
mimsiz
medeniyet
(yani,
alçaklık
ve
tuğyanlık
ve
imânsızlık)
gibi
isnadlarla
laik
inkılâb
umdelerine
muhaliftir."
demeleri,
o kadar
zahir
bir
garaz ve
hilâf
bir
hakikattır
ki;
delili:
Dünkü
gün,
mahkemede
yemin
ettirerek,
bütün
arkadaşların
hiçbirisine,
hiçbir
vakit
cem'iyet
teşkili
veya
teklifinde
bulunmadığımı
resmen
yemin
ile
alınmış
beş
şâhid
ile
isbat
ettiğimiz
halde ve
"mimsiz
medeniyet"
tabirinde,
Avrupa
medeniyetini
iki
kısma
taksim
edip,
fena
kısmına
"mimsiz
medeniyet"
o fena
kısımda
gidenler,
beşerin
başına
tuğyanlık
ve
imânsızlık
açıyor
diye
beyan
ettiğimiz
halde;
tuğyanı
ve
imânsızlığı,
laik
inkılabına
bu ehl-i
vukuf
mal
ediyor.
Risale-i
Nur'un
beyanı
nerede?
Onların
gayet
sathi
hükümleri
nerede?
4-"Kur'an'ın
bazı
kısımlarını,
indî ve
gayr
şekilde
ebced ve
cifir
hesablarına
müstenid
tefsiri,
müsbet
ilim ve
felsefe
ve
tasavvuf
bakımında
ve akl-ı
selimde,
bir
kıymeti
yoktur."
demeleriyle,
o kadar
garazkârane
ve sathi
bir
vukufsuzluk
göstermişler
ki,
mecburiyet
olmasaydı
-cevaba
değer
bir
mes'ele
değil
diye-
sükut
edecektim.
Acaba
bine
yakın
emareler
ve
işaretler
ve
istihraclar,
tek bir
hakikata,
tek bir
davaya
-vahdet-i
mes'ele
cihetiyle-
baksa ve
birbirine
kuvvet
verse
(adeta
riyazî
hesaba
yakın
bir
kat'iyetle)
ve umum
ümmetin
ekser
edibleri
ve
ulemâları
içinde,
bir
kaide-i
istihraç
olan
ebced ve
cifir
hesabıyla
bine
yakın
emarelerin,
bir tek
davada
"kıymeti
akl-ı
selimde
yoktur"
denilebilir
mi? O
vukufsuz
ehl-i
vukuflar,
akl-ı
selimi
tanımıyorlar
ki ve
tasavvuf
ve
müsbet
ilmi
bilmiyorlar
ki,
böyle
yanlış
hüküm
veriyorlar.
5-"Başlıca
gittikleri
yol :
Hakikat
ve
âhiret
ve
ihtiyarlık
mevzularını
ihtiva
eden
risaleler
ile
yalnız
basit
ruhlu
insanları
aldatıyor.
Ve
âhiretten
başka
bir şey
düşündürmeyecek
dersi
veriyor"
diyen,
daha acı
bir
vukufsuzluk
ediyor.
|
|
|
SAYFA
61:
Acaba
hakikat-ı
imaniye
ve
Kur'aniye
ve
âhiret
ve
ihtiyarlık
mevzularını
güneş
gibi
gösteren
ve kırk
seneden
beri
Risale-i
Nur'un
bir
şakirdi
olan
Said, o
hakikatlarla
dahili
ve
harici
feylesoflara
karşı
mukabele
edip,
galebe
çaldığı
halde ve
saadet-i
dünyeviyenin
dahi,
saadet-i
uhreviye
gibi o
hakikat
dersleriyle
olduğunu
kat'i
güneş
gibi
isbat
edip,
elli bin
ehl-i
dikkate
kendini
kabul
ettiren
Risale-i
Nur'un
bu ilmî
derslerine,
"basit
ruhları
aldatan
bir hile
adamı.."
yani,
avlamak
ağı
nazarıyla
bakmak,
ne kadar
hakikat-ı
ilmiyeye
ihanet
olduğunu
mahkeme-i
âliyenize
havale
ediyorum.
6-"Cifir
ilmine
nazaran
aslı
olmayan
şeyleri,
zavallıların
gözlerini
boyamak
mahiyetinde
(ki,
Kur'an
tarafından
müjdelenen)
deccal
ve
mehdi
efsanesi
ve
âhirzaman
fitnesi,
bu
risalenin
telkinleri..."
diye,
neşr
olunmayan
ve
mahrem
tutulan
ve
hadis-i
sahih
ile ve
icma'-ı
ümmetle
sâbit
bir
hakikat-ı
İslâmiye
olan
hurûc-u
deccal
ve
âhirzaman
fitnesine,
"efsane"
diyerek,
"zavallıların
gözlerini
boyuyor"
demek, o
kadar
ruh-u
adaletten
ve
tedkikten
hariç
bir
hükümdür
ki ,
cevab
vermeye
değmiyor.
Demek
perde
altında
,
hadis-i
sahiheyi
-Neûzubillah-efsane
tabiriyle
yâd
ediyorlar.
7-"Said
eğer
mehdiliğini
ortaya
atarsa,
talebelerine
kabul
ettirebilecek.
Kararıp,
körleşmiş
olan bu
zavallıların,
Said'e
derece-i
irtibatları,
körlük
ve
cehalet
eseri..."
demeleri,
öyle bir
iftira
ve öyle
bir
haksızlık
ve öyle
bir
garazkârlıktır
ki,
tarif
edemem.
Ben,
bütün
talebelerimi
ve
arkadaşlarımı
işhâd
ediyorum
ki:
Esas-ı
mesleğimiz;
enaniyeti,
hubb-u
câhı,
şân ve
şerefi
bırakmaktır.
Mabeynimizde
yalnız
bir
kardaşlık
var. Ben
kendimi,
onların
nazarında
bu
mesleği
muhafaza
etmek
için,
hiçbir
vakit
böyle
hodfuruşâne
benlikler
ve
enaniyetler
hayalime
gelmedi
ve
gelmiyor.
Ben,
seyyid
değilim.
Mehdi
ise, Âl-i
beyt-i
Nebevî'den
olacak.
Hem
Risale-i
Nur'un
gayet
müdakkik
ve âlim
şakirdlerinin,
aynı
hakikatı
gayet
kat'i
delillerle,
hakaik-ı
imaniyeyi
Risale-i
Nur'dan
ders
almalarına
ve ruh-u
canlarıyla
kabul
etmelerine
"bir
körlük"
demek,
bu
mübarek
zatları
mânasız,
lüzumsuz
bir
tahkirdir.
Biz dahi
onların
tahkirlerini,
onlara
iade
ederiz.
8-"Hurûc-u
deccal
efsanesine;
kendine
göre
Hıristiyan
deccalı
Rusya'da
tatbik
edilen
idare
sistemi
ve
Müslüman
deccalı
da,
süfyan
tavsif
ve
tayininde,
Türk
inkılabının
yaratıcısında
görülen
vasıf ve
vaziyette
göstermektedir.
Ve su-i
kasd-ı
telkinat
izhâr
etmiş
bulunmaktadır.
"
demeleri,
bütün
bütün
hem
İslâmiyetin
ruhuna,
hem
Risale-i
Nur'un
mesleğine
muhalif
kendi
yanlış
manalarıyla
(Hem
müdafaanâmemde,
hem
iddiânâmeye
karşı
itirazımda
on
vecihle
cevap
verdiğim
ve gayet
mahrem
ve sekiz
senede
bir-iki
def'a
elime
geçen)
bir
risalenin
ayn-ı
hakikat
bir-iki
cümlesine
ilişmek
istemişler.
Akîde-i
İslâm'a
girmiş,
bütün
ümmet
kabul
etmiş
hurûc-u
deccala
"efsane"
demeleri
ve
Rusya'daki
bolşevizmin,
âhirzamanda
gelecek
deccalın
bir
komitesi
ve
numunesini
göstermektedir
diye,
yazdığımız
halde
yanlış
mana
verip,
hem pek
çok
ulemâ-yı
İslâm'ın
müteaddit
hadislere
istinaden,
süfyan
hakkında
müdafaatımda
yazdığım
gibi,
bundan
otuz
sene
evvel
bazı
te'villerini
pek
doğru
olarak
yazdığımızı,
"Türk
inkılâbının
yaratıcısına
bir
hücum "
gösteriyorlar.
Yaratıcı
Cenâb-ı
Hak'tır.
Bu
tabir,
küfre
temas
ediyor.
Böyle
tabiri
isti'mal
eden,
Risale-i
Nur'un
parlak
hakaik-ı
imâniyesini
muhakeme
edemez.
Birinci
celsede
mahkemeye
arz
ettiğim
gibi; "Yüzaltmışüçüncü
madde
ile
Eskişehir
Mahkemesine
bakarak,
beni bu
madde
ile
mahkum
edemezsiniz."
dedim.
Çünki:
Cumhuriyet
hükûmetinin
ikiyüz
meb'usu
içinde,
yüzaltmışüç
meb'us,
yüzelli
bin
banknotu
Van'da
temelini
attığım
medresemin
tahsisatına
kabul
edip,
imza
ettiklerini
ve
cumhuriyetin
bana
karşı bu
teveccühü,
bu
maddeyi
hakkımda
hükümden
iskat
eder."
dediğim
halde, o
vukufsuz
ehl-i
vukuflar
demişler:
"Yüzaltmışüç
meb'us,
Said
hakkında
takibat
yaptıklarını..."
medar-ı
itiraz
göstermişler.
İşte
hakikat
nerede?
Bunların
yaptıkları
telakkileri
ve
tedkikleri
nerede?
Hem
birinci
celsede
size arz
ettiğim
gibi,
sûre-i
Nisâ'dan
bir
âyetin
Risale-i
Nur'a
işareti
bir
mahrem
risalede
yazılmış
iken, bu
fıkraya
bu ehl-i
vukuf
demişler
ki:
"Taife-i
nisâ, bu
esere el
süremez.
Onlara
memnu'dur.
Sakın
onlara
göstermesinler."
demişler.
Safdil
kadınları,
maden-i
şefkat
ve
kadınlık
seciyesine
pek
uygun
olan
Risale-i
Nur'dan
tenfir
etmek
nerede?
Hakikat
nerede?
Hem "Hücûmat-ı
Sitte
"de,
şeytanın
altı
desiselerine
cevab
verdiğim
halde..
bu ehl-i
vukuf
raporunda,
o muhkem
hikmetleri
"desiselerle
iknaa
çalışıyor"
diye,
tahrif
etmişler.
Buna
kıyasen,
bu ehl-i
vukuf,
Risale-i
Nur'un
âlî
hakikatlarına
dair
beyanata
hakları
olmadığını
gösteriyor.
Risale-i
Nur,
umum
âlem-i
İslâm'a
taalluk
edecek
hakaiki
cami'
olduğundan,
hükûmet-i
cumhuriye
makamatına,
izin
veriniz
ve
makine
veriniz;
biz
onlara
müracaat
edip,
muhakkik
alimlerden
ve
feylesoflardan
bir
hey'et-i
ilmiye
teşkil
edip,
Risale-i
Nur'u
tedkik
etsinler.
(Gayet
mahremler
ve
mahdud
bir iki
risale
hariç
olarak,
bütün
risaleleri
tedkik
etsinler.)
Eğer
deseler:
Bu
eserler,
bu
milletin
ve bu
vatanın
ve bu
memleketin
hem
dünyevî,
hem
uhrevî
bir
medar-ı
saadeti
ve emn
ve
emniyeti
olduğunu
tasdik
etmezlerse,
her bir
cezaya
razıyım.
Mâdem
her
hükümette
şiddetli
muhalifler
bulunur.
Ve
hükûmet-i
Ömeriye'de
Hıristiyanlar
ve
Mecûsi
hakimiyetinde
Müslümanlar
bulunuyorlar.
Elbette
farz-ı
muhal
olarak,
ehl-i
vukufun
iftiraları
doğru da
olsa,
emniyete
dair bir
vukuat
olmadığından,
hürriyet-i
ilmiye
ve
hürriyet-i
vicdaniye
düsturuyla
yine
bizi
mes'ul
edemezler.
Hükûmet
ele
bakar,
kalbe
bakamaz.
Mevkuf
ve hasta
Said
Nursî
|
|
|
SAYFA
66:
"Beşinci
ve
altıncı
öğüdlerle",
daha
birtakım
Şakirdleri
i'timad
ve
i'tikada
davet
etmektedir.
Bu
kitabın
zeylinde
kırmızı
mürekkeble
ve üç ay
işaretiyle
mahremdir
diye
yazılı
olan
kısımda;
"istikbalde
gelecek
nefret
ve
tahkirden
sakınmak
için şu
mahrem
zeyli
yazdığını
ve
kendilerine
musallat
olan
insafsız,
zalim ve
gaddarlara
karşı
bir
arzuhal
olduğunu
ve kendi
tamir
ettiği
hususi
ma'bedinde,
hususi
ibadetine
ezan ve
kametten
dolayı
müdahale
edildiği
için
sabrının
tükendiğini
milletin
mukadderatıyla
keyfi
oynayan
fir'avn-meşreb
komitenin
başlarına
hitab
ettiğini
ve bu
ehl-i
bid'adan
altı
sualine
cevab
istediğini,
tecavüzün
kanunsuz
olduğunu,
hususi
ibadete
kanun
yapılamayacağını,
hürriyet-i
vicdan
düsturunu
kırmak
cür'etiyle
lâdini
siyaset
takib
edildiği
halde,
din
ehline
yapılan
bu
tecavüzün
sorgusuz
kalmayacağını
kendisi
gibi
Şafiî
olanlara
hangi
usul ile
müdahele
edildiğini,
kendisi
gibi
başka
milletten
olanlara
Türkçe
kamet
mecburiyetini
hangi
usul ile
teklif
edildiğini
ve en
nihayet
"Ey din
ve
âhiretini
dünyaya
satan
bedbahtlar;
yaşamanızı
isterseniz
bana
ilişmeyiniz,
ilişirseniz,
intikamım
muzaaf
bir
surette
sizden
alınacağını
biliniz.
Cesaretiniz
varsa
ilişiniz.
Yapacağınız
varsa,
göreceğiniz
de
vardır"
diye
hücum
edilmektedir.
Yirmidokuzuncu
Mektub'un
yedinci
kısmında,
şimdilik
has ve
emin
talebelere
mahsustur
ve
mahremdir
işaretleriyle;
ehl-i
bid'anın,
ecnebi
inkılapçılardan
mevhum
bir
fikir
alarak
hıristiyanlıktaki
protestanlık
gibi
İslamiyette
dini bir
inkılap
yapmak
istediklerini,
hıristiyanlıkta
"ahkam-ı
içtimaiyye
İsa
(A.S.)
tarafından
değil,
havariler
tarafından
vaz'
edildiğine
göre"
inkılabın
caiz
olabileceğini,
Müslümanlıkta
böyle
şeylerin
caiz
olamayacağını;
milliyetin
İslamiyet
fikri
yerine
geçmeyeceğini,
sosyalizm
ve
bolşevizm
gibi
unsuri
fikirlerin
unsuriyeti
ve
milliyetperverliği
kırdığını
binaenaleyh
Türklük
fikrinin
İslamlık
fikri
içinde
erimesi
icab
ettiğini;
âhirzamanda
gelecek
olan en
büyük
müçtehidin
fesad
zamanında
hem
hakim,
hem
mehdi
hem
mürşid
hem
hatib-i
azam
olan ve
ehl-i
beyte
mensub
olan bir
zat-ı
nûrânî
olacağını;
avrupaî
düsturlarla
mücadele
usulünü
Eski
Said
iken
yaptığını
ve bu
tarzda
galebenin
İslamiyetin
kıymetini
azaltmak
gibi bir
mahzur
bulunması
yüzünden
bu
mesleği
terkettiğini;
İslamiyet
esaslarını
Otuzuncu
ve
Yirmidördüncü
ve
Yirmidokuzuncu
Sözler
ve
mektuplarla
bürhanlarıyla
ispat
ettiğini
beyan
etmektedir.
Eskişehir
hapishanesinin
saklanacak
bir
meyvesidir
diye
elyazması
diğer
bir
risalede
bir
âlem-i
mânâda
İmam-ı
Ali'ye
sorduğu
suale
cevaben:
”Ücmin”
den
maksat
şekilsiz
harfleridir
ki, laik
hükümet
zamanında
taammüm
eden
latin
harfleridir"
yolunda
bir
cevab
alındığını,
cifr ve
ebced
hesaplarıyla
bu
kelimeyi
ihtiva
eden
fıkranın
latin
harflerin
resmen
kabulü
tarihi
olan
1348
tarihine
tevafuk
ettiğini;
Risale-i
Nur'un
bir
musibet
neticesinde
gizlenerek
gizli
perde
altında
parlaması
İmam-ı
Ali'nin
bir
kerameti
olduğunu
Risale-i
Nur'un
sebeb-i
tesmiyesi,
Esma-i
Hüsna
içindeki
İsm-i
Bedi'in
mazharı
olduğunu;
ve
İmam-ı
Ali'nin
"Ya Rab
benim
yıldızımı
nur ile
âhirzamana
kadar
bedi'
ışıklandır"
yolundaki
duasının
bu
zamanda
Risale-i
Nur ile
kabul
edildiğini
beyan
etmektedir.
Yeni
harflerle
ve
daktilo
ile
yazılan
bir
risalede;
eski
hurufu
okumasını
bilmeyen
gençleri
Risale-i
Nur
dairesine
almağa
gayret
olarak
yazılmış
olduğu
beyan
edilmektedir.
Yine
Said
Nursî
tarafından
yazılan
Eskişehir
hapishanesinin
bir
meyvesi
olup
Ahmed
Nazif
tarafından
elyazısı
ile
hediye
edilmiş
Otuzbirinci
Lem'a'nın
Birinci
Şua'ı
isimli
risale
olup
başında,
"İşbu
İşârât-ı
Kur'aniyye
kitabına
mahrem
taife-i
nisa el
süremez.
Bu
taifeye
memnu'dur.
Gayet
ihtiraz
olunması
tavsiye
olunur."
(Haşiye)
diye
başlayıp
bu
risale
sahifeleri
içinde
Risale-i
Nur
müellifini
ismi ve
doğumu
üzerinde
cifir ve
ebced
hesaplarıyla
yapılan
istihraçlar
görülmektedir.
Eski
harflerle
yazılı
Risale-i
Nur'un
31.
Mektub'unun
Onbeşinci
Lem'ası
ismi
fihrist
isimli
risaledeki
âhir
kısmı
Husrev,
Sabri,
Hafız
Ali,
Rüşdü,
Hafız
Hüseyin
tarafından
te'lif
edildiği
ve
bunlar
içinde
Husrev'in
te'lifinin
daha çok
olduğunu
ve
bunlara
dua
edildiği;
diğer
bir
ciltte
Risale-i
Nur'un
küçük
şakirdleri
ve
yazanları
içinde
Sav
Köyünde
Marangoz
Ahmed,
Eğridir'in
Gökdere
Köyünde
Ömer
Hoca
oğullarından
Abdullah
oğlu
Ömer ve
hocası,
çocuğu
Mustafa
ve
hocası
Ahmed ve
Ahmed
Zeki,
Hacı
Hafız
oğlu
Hafız
Mehmed,
Hafız
Mehmed
oğlu
Bekir
gibi
dokuz
ile
oniki
yaşlarındaki
çocukların
bu Hafız
Mehmed'in
evinde
toplanarak
eski
yazı
öğrenip,
Risale-i
Nur'u
yazdıklarını;
Nur
fabrikasının
İslâm
Köyü'nde
olduğunu
anlatmaktadır.
______________
Haşiye:
Bu ehl-i
vukufun
divanece
verdikleri
mânâya
bak ki
"Bu
işaret-i
Kur'aniyye
mahremdir.
Ve sûre-i
Nisâ'da
bu
işaretli
ayet
var."
cümlesine
nasıl
mânâ
vermişler.
|
|
|
SAYFA
98:
İTİRAZNAMENİN
TETİMMESİ
VE
LÂHİKASIDIR
Afyon
Mahkemesine
beyan
ediyorum
ki:
Artık
yeter,
sabır ve
tahammülüm
kalmadı.
Yirmiiki
sene
sebepsiz
bir nefy
içinde
daimi
tarassudlarla
beraber
tecrid-i
mutlak
ve haps-i
münferid
tarzında
beni
sıkmakla
beraber
altı
mahkeme
iki-üç
mes'eleden
başka
Risale-i
Nur'un
yüz
kitabında
medar-ı
mes'uliyet
bulmadığı
halde
evham
yüzünden
ve
imkânâtı
vukuat
yerinde
istimal
etmek
cihetiyle
kanunsuz
bizi üç
def'a
hapse
sokup
yüzbin
lira Nur
Şakirdlerine
zarar
vermek,
hiç
dünyada
emsali
vuku'
bulmamış
bir
gadirdir
ki;
istikbal
ve nesl-i
âti pek
şiddetli
olarak
zâlim
sebeblerini
lanetle
yâd
edecekleri
gibi,
mahkeme-i
kübrâda
cehennemin
esfel-i
safilinine
atmakla
o
zalimleri
mahkum
edeceklerine
kat'i
kanaatımızla
şimdiye
kadar
bir
derece
teselli
bulup
sükût
ederek,
tahammül
ediyorduk.
İşte
onbeş
sene
zarfında
altı
mahkeme,
yüzyirmi
Nur
Risalelerini
ve
mektuplarımızı
tedkik
edip,
beşi ,
bize her
cihetle
beraet
vermek
manasiyle
ilişmediler.
Yalnız
Eskişehir
Mahkemesi
tek bir
mes'ele
olan
tesettür-ü
nisa
hakkında
olan bir
küçük
risalenin
beş-on
kelimesini
bahane
ederek,
lastikli
bir
kanunla
hafif
bir ceza
verdiği
zaman
mahkeme-i
temyizden
sonra,
lâyiha-yı
tashihimde
kanunsuzluğun
yalnız
tek bir
numunesi
olarak
resmen
Ankara'ya
yazdık
ki,
binüçyüzelli
senede,
üçyüzelli
milyonun
kudsi
bir
düsturiyle
ve daimi
ve
kuvvetli
bir
âdet-i
İslamiyeyi
ders
veren ve
emreden
tesettür
âyetini,
eskide
bir
zındığın
Kur'an'ın
bu
âyetine
itirazına
ve
medeniyetin
tenkidine
karşı
müdafaa
için
üçyüzelli
bin
tefsirin
icmaına
ve
hükümlerine
ittiba'
ederek,
o âyeti
tefsir
edip
binüçyüzelli
senede
geçen
ecdadımızın
mesleğine
iktida
eden bir
adama, o
tefsiri
için
verilen
ceza ve
mahkumiyetin,
dünyada
adalet
varsa
elbette
o hükmü
nakz
edecek
ve bu
acip
lekeyi
bu
hükümet-i
İslamiyedeki
adliyeden
silecek
diye
Layiha-yı
tashihimde
yazdım.
İşte bu
nümune
gibi
size ve
Ankara
makamatına
takdim
edilen
müdafaanamemde
böyle
acip çok
nümuneleri
elbette
anlamışsınız.
Ben
Afyon
Mahkemesinden
taleb ve
ümit
ederim
ki; bu
millete
ve bu
vatana
bir ordu
kadar
hizmeti
ve
bereketi
bulunan
Risale-i
Nur'un
tam
serbestiyetine
karar
vermenizi,
hakikat-ı
adalet
namına
sizden
bekliyoruz.
Yoksa
münasebetimle
hapse
giren
beş-on
adam
arkadaşlarımın
gitmesiyle
beraber
size
haber
veriyorum
ki ;
beni
büyük
bir
cezaya
çarpacak
bir suç
işleyip
bu çeşit
hayattan
veda
edeceğimi
mecbur
eden bir
fikir
kalbime
gelmiş.
Şöyle
ki:
Hükûmet
beni tam
himayeti
ve bana
yardım
etmek,
milletin
maslahatına
ve
vatanın
menfaatına
çok
lüzumu
varken,
beni
sıkması
ima eder
ki; kırk
seneden
beri
benimle
mücadele
eden
zındıka
komitesiyle
şimdi
onlara
iltihak
eden bir
kısım
komünist
komitesinden
bir
kısım,
ehemmiyetli
birer
resmi
makamları
elde
ederek
karşıma
çıkıyorlar.
Hükumet
ise, ya
bilmiyor
veya
aldırmıyor
diye çok
emareler
bana
endişe
veriyor.
İddianamede
benim
hakkımda
dört
esas
var.
Biri :
Güya
bende
tefahur
ve
hodfuruşluk
var ve
kendimi
müceddid
biliyorum.
Ben
bütün
kuvvetimle
bunu
reddederim.
Hem
mehdilik
isnadını
hiç
kabul
etmediğimi
bütün
kardeşlerim
şehadet
ederler.
Hattâ
Denizli'deki
ehl-i
vukuf
:"Eğer
Said
mehdiliğini
ortaya
atsa
bütün
şakirdleri
kabul
edecek"
dediklerine
mukabil,
Said
itiraznâmesinde
demiş
ki; "Ben
seyyid
değilim,
Mehdî
seyyid
olacak"
diye
onları
red
etmiş ve
hiçbir
vakit
hatırıma
gelmemiş
ve
dememişim
ki;
benim
mehdiliğim
var.
Yalnız
bir
def'a
bir
risalede
demişim
ki;
ahirzamanda
gelecek
Âl-i
Beyt'ten
Hazret-i
Mehdi'nin
çok
vazifelerinden
bir
vazifesi
olan
iman-ı
tahkiki
ile ehl-i
imanı
kurtarmak
vazifesi
Risale-i
Nur'da
misli
var.
İnşaallah
o zat
geldiği
vakit
Risale-i
Nur'u o
cihette
bir
program
yapacak
dediğim,
yoksa;
ben
seyyid
olmadığım
gibi
hiçbir
vakit
böyle
haddimden
yüz
derece
ziyade
hülyalarda
bulunmadığım
ve
Risale-i
Nur'un
bazı
hüsn-ü
zanlı
talebelerinin
mübalağakârane
mahremce
üstadına
haddinden
ziyade
hüsn-ü
zan edip
Risale-i
Nur'un
hadimliği
itibariyle
bazı
böyle
müceddid
gibi
ünvanları
vermeleri
için
onları
reddedip
hatırlarını
kırmışımdır.
İkinci
esas :
Neşriyatı
gizlemesi
ise,
gizli
düşmanlarımız
yanlış
mânâ
verdirmesin..
Yoksa
siyasete
ve dünya
asayişine
teması
cihetiyle
değildir.
Hem,
eski
harf ile
teksir
makinesini
bir
bahane
bulmasınlar..
ve
Mustafa
Kemal'e
karşı
Nur'un
kırk
sene
evvelki
beyana
istinaden
tokadı
ise;
altı
mahkeme
ve
Ankara
makamatı
bilmiş,
ilişmemişler..
ve bize
beraet
verdiler..
ve
Beşinci
Şua ile
beraber
bütün
kitaplarımızı
iade
ettiler...
Hem onun
fenalığını
göstermek
ordunun
kıymetini
muhafaza
etmek
içindir.
Bir
şahsı
sevmemesi
orduyu
muhabbetkârane
sena
içindir.
Üçüncüsü
:
Emniyeti
ihlâle
teşvik
ediyor
demesine
mukabil,
yirmi
sene
zarfında
yüz bin
adam
Nurcuların
yüz bin
nüsha
Nur
Risalelerini
altı
mahkemede
ve on
vilayette
emniyeti
ihlale
ve
asayişi
bozmağa
dair, on
vilayetin
zabıtaları
ve altı
mahkeme
hiçbir
maddeyi
kaydetmemesi...
ve
bulmaması
bu acib
ittihamı
çürütüyor...
Bu yeni
iddianamede
üç
mahkemenin
bize
beraet
verdikleri
aynı
noktalara
ait ve
cevapları
mükerreren
verilmiş
ehemmiyetsiz
birkaç
mes'eleye
cevap
vermek
manasızdır.
O
mes'elelerle
bizi
ittiham
etmek
ondan
bize
beraet
veren
Anakara
Ağır
Ceza ve
Denizli
ve
Eskişehir
Mahkemelerini
ittiham
etmek
hükmünde
olmasından
cevabını
onlara
bırakıyorum..
ve ondan
başka da
iki- üç
mes'ele
var..
Birisi :
İki sene
Denizli
ve
Ankara
Ağır
Ceza
Mahkemesinde
inceden
inceye
tetkikten
sonra
bize
beraet
verip o
kitabı
bize
iade
ettikleri
halde, o
Beşinci
Şua'ın
bir-iki
mes'elesini
ölmüş
gitmiş
bir
kumandana
tatbik
edip,
bize suç
gösteriyor...
Biz dahi
deriz :
Ölmüş
gitmiş,
hükümetten
alâkası
kesilmiş
bir
şahıs
aleyhinde
tatbik
edilebilen
külli
bir
haklı
tenkidi
hiçbir
kanun
suç
saymaz.
Hem,
küllî
bir
te'vil
mânâsından
makam-ı
iddia
cerbezesiyle,
o
kumandana
bir
hisse
çıkarıp
ona
tatbik
etmiş.
Böyle
yüzde
bir adam
ancak
fehmeden
bir
hakikatın,
bir
mahrem
ve gizli
bir
risalede
bulunmasını
hiçbir
kanun
suç
sayamaz.
Hem o
risale
harika
bir
tarzda
müteşabih
hadislerin
te'villerini
beyan
etmiş...
o beyan
otuz
kırk
sene
evvel
olduğu
ve üç
mahkemeye
ve
mahkemenize
ve
Ankara'nın
altı
makamatına
üç sene
zarfında
iki defa
takdim
edilip
tenkid
görmeyen
Müdafaa
Risalesinde
kat'i
cevap
verilidiği
halde o
hadisin
hakikatını
beyan
sadedinde
bir
kusurlu
şahsa
mutabık
çıkmasını
hiçbir
kanun
suç
sayamaz.
|
|
|
SAYFA
108:
70.Şapkanın
küfür
alâmeti
olması
ve
sayılması
bir iman
haline
geldiği
gibi
:Kırk
sene
evvel
İstanbul
ulemâsına
verdiğim
cevabı,
mahkemede
beyan
ettiğim
gibi
bütün
ulema-i
İslâmın
isti'mal
ettiği
bir
tâbiri,
yalnız
bana
istinad
etmek,
hem
İslâmiyete,
hem ehl-i
ilme,
hem bana
karşı
bir
ittiham
değil,
divanecesine
bir
ihanettir.
Ona iade
ediyorum.
71.Medreselerin
ve
tekyelerin
kapanmasından,
ezan ve
kamet de
“Allahü
Ekber”
denilmemesinden
bunlar
âhirzaman
âlametlerinden
sayıldığından,
inkılâb
hareketlerine
karşı
bir
kışkırtmak
istediği
anlaşılmıştır
: Kırk
sene
evvel
bir-iki
hadisin
te'vilini
beyan
ettiğimi
ve
Diyanet
Riyasetinin
ulemâsının
yeni
icadlarının
fetvasına
karşı
onbeş
sene
evvel
yazdığım
bir
risaleyi
reddetmeyip
bana
ilişmedikleri
halde,
bu
mes'eleyi
şimdi
medâr-ı
bahs
etmek
adliye
kanunuyla
hiçbir
münasebeti
yok.
Makam-ı
iddia
eski
nakaratı
tekrar
edip,
bin
dereden
su
toplamak
nev'inde
isnad
etmesi;
hem
yanlış,
hem
hata,
hem de
idareye
bir
zararı
muhtemeldir.
72.Beşinci
Şuâ'nın
mes'elelerini
herkese
göstermek
caiz
değildir,
mahremdir
ihtarını
yapmağı
unutmamıştır
: Her
bahane
ile bizi
perişan
etmek
isteyen
gizli
düşmanlarımızın
şerlerinden
tahaffuz
ve
müddei
gibi
sathî
mânalar
vermemek
için.
"Bu
mahremdir,
herkese
gösterilmesin"
denilmesini
bir suç
sayıp ve
suçunu
ikrar
ediyor
mânasına
çevirmek
zâhir
bir
yanlıştır.
73.Ahmed
Feyzi
Bediüzzamanü'l-Kürdî
kelimesini
bulmak
için iki
kere
Muhammed
kelimesinin
tevafukunu
göstermiş.
Acaba
Said-el-Kürdî
Peygamberimiz
Muhammed
Mustafa'ya
(A.S.M.)
benzetilmek
mi
istenilmiştir
: Ahmed
Feyzi'nin,
Risale-i
Nur,
Kur'an'ın
bir
tefsiri
olmasından
ve her
vakit
nübüvvetin
şeriatını
tatbik
eden ve
veraset-i
Nübüvvet
ve “el
ülam’ü
verasetül
enbiya”
hadîsine
istinaden
biçare
Said'i o
irsiyette,
o Kur'an
hizmetinde,
değil
bir
benzemek
belki
sünnete
ittiba
etmek
mânasındaki
ilmî ve
ebcedî
istihracını
medar-ı
mes'uliyet
gören
hem
manasını
anlamayan
elbette
üç
cihette
yanlış
etmiş.
Zât-ı
Ahmediye'nin
(A.S.M.)
güneşinden
tereşşuh
eden bir
zerrecik
nuruna
mazhariyetini
büyük
bir
saadet
telâkki
eden
Said'in
elbette
yüzbin
derece
kendi
haddinden
tecavüz
edip ona
kendini
benzetmeğe
çalıştığını
söyleyen
divanedir.
Peygamberimiz
(Aleyhissalâtü
Vesselâm'a)
ittibaı
ve
sünnetine
iktida
mânasını
anlamamış.
74.İslam
tarihinde
hiçbir
din
âliminin
Kur'an'ı
Kerim'i
ve
hadisleri
böyle
şahsi
fikirlere
ve
maksatlara
âlet
ettiği
görülmemiş
ve
işitilmemiştir
;Bunun,
bu
yanlışında
beş
vecihle
hatâ
var. Hem
kitkapları,
ulemâyı,
tefsirleri
görmediğine
ve
mânayı
sarihî
ile,
mana-yı
işarî ve
mana-yı
küllî
ile
hususî
ferdlerin
farkını
anlamayan
bir
cehalettir.
Necmeddin-i
Kübra
ile
Muhyiddin-i
Arabî
gibi
binler
allâmelerin
küllî
hâdiselerine,
hatta
nefsin
cüz'î
ahvaline
dair
âyâtın
mâna-yı
sarîhî
değil,
işarî
mânalarını
beyan
sadedinde
çok
yazıları
var
olduğu
malûmdur.
Hem
âyatın
mâna-yı
işarî-i
küllîsinde
her
asırda
efradı
bulunduğu
gibi,
bir
ferdi bu
zamanda
ve bu
asırda
Risale-i
Nur ve
bazı
şâkirdleri
de
bulunduğuna
eskiden
beri
ulemâ
mabeyninde
makbul
bir
riyazî
düsturu
olan
ebced ve
cifir
hesabiyle
bir
tevafuk
göstermek,
elbette
hiçbir
cihetle
âyâtı
şahsî
fikirlere
âlet
ediyor
denilmez.
Ve böyle
diyen
büyük
bir hatâ
eder. Ve
dekaik-ı
ilmiyeye
ihanet
eder.
75.Ehl-i
Sünnet'e
göre,
İmam-ı
Mahfî ve
İmam-ı
Muntazır
akidesi
bâtıldır
:Mehdi
hakkında,
Şiîlerin,
oniki
imamdan
birisi
hayatta
iken
gizlenmiş,
âhirzamanda
çıkacak
demelerine
mukabil
ehl-i
sünnetin
bir
kısmı
İmam-ı
Muntazır
akidesi
bâtıldır
demişler.
Az bir
kısım
Hanefî
uleması
da “La
Mehdi
illa
İsa”
demişler.
Bunda
hem
Denizli'deki
ehl-i
vukufun
bir
kısmı,
hem
makam-ı
iddia
yanlış
mâna
vermişler.
Her
asırda
mehdî
mânasına
ümmetin
fıtrî
bir
ihtiyacına
binaen
beklemişler.
Ve
birkaç
vecihde
rivayetlerin
delâletiyle
birkaç
mehdi
belki
her
asırda
bir nevi
mehdi
sâdat-ı
ehl-i
beytden
geleceği
ümmetce
kabul
edilmiş.
Buna
hatâ
diyen
birkaç
cihette
yanlış
eder.
76.Bir
kitapta
Mehdi'ye
dair
hadislerin
kâffesi
zaiftir
denilmiş
:Hangi
mes'ele
var ki,
bazı
kitaplarda
ona
ilişilmesin.
Hatta
İbn-i
Cevzi
gibi
büyük
bir
muhaddis
bazı
sahih
ehadise
mevzu'
dediğini,
ulemalar
teaccüble
nakletmişler.
Hem her
zaif
veya
mevzu
hadisin
mânası
yanlıştır
demek
değildir.
Belki
an'aneli
sened
ile
hadisiyeti
kat'i
değildir
demektir.
Yoksa
mânası
hak ve
hakikat
olabilir.
77.Bunların
zaif ve
muzdarib
olduğunda
ittifak
vardır.
İmam-ı
Şâfiî
değil
mevzuu,
mürseli
de kabul
etmediği
halde,
Said
Şafiî
iken
bunları
kavl
etmesinin
hikmeti
anlaşılmamıştır
:İttifak
olmadığına
bin
seneden
beri ehl-i
hadis ve
ümmetce
bu
hakikatın
devamı
kat'i
bir
delildir.
Bu da
hatâ
içinde
bir
hatâdır.
Hem
İmam-ı
Şafiî,
mürsel
ve zaif
hadisleri
ahkâm-ı
şer'iyyede
hüküm
çıkarmak
için
hüccet
tutmuyor.
Yoksa
(hâşâ)
ümmetce
kabul
edilen
hakikatlı
hadisleri
ahkâmda
değil,
fezâil-i
a'mâlde
ve
hâdisat-ı
İslâmiye'de
hüccetlerini
ve
delâletlerini
kabul
etmiştir.
78.İlm-i
gayb
Allah'a
mahsustur.
Hiçbir
veli
tasarrufat
yapamaz
ve gaybı
bilemez.
Hatta
Peygamber
de
bilmez.
Halbuki,
bir
risalede
işârat-ı
hadisiye
ile
hilâfetin
mebde'
ve
müntehasını
göstermiş:Evet,
herkes
bizzat
gaybı
bilmez.
Fakat
i'lâm ve
ilhâm-ı
İlâhî
ile
bilinebilir
ki,
bütün
mu'cizât
ve
kerâmat
ona
dayanır.
Hazret-i
İmam-ı
Ali'nin
işârât-ı
gaybiyesiyle
Risale-i
Nur'a
işaratına
dair bir
risalenin
âhirinde
Hadîs-i
Şerif'inin
işârâtında
birkaç
lem'a-yı
i'caziyeyi
tam
vâkıa
mutabık
güzel
bir
tarzda
ve
görenlerin
takdirine
mazhar
olmuş
bir
beyanı
çürük
görmek
ve
itiraz
etmek
bir
cehalet,
bir hatâ
eseridir.
79.80.Gizli
cemiyet
kurduğu
ve din
perdesi
altında
emniyeti
bozmak
maksadiyle
kitap ve
mektubların
vasıtalarla
gönderilmiş
olması
:Üç
mahkeme
gizli
cemiyet
noktasında
beraet
vermesi
ve
beş-on
vilayetin
zâbıtaları
hiç
ilişmemesi
ve
itiraznamemde
reddine
dair yüz
hüccet
gösterilmesiyle
beraber
böyle
onbeş
sahifede
onbeş
def'a
tekrarı
on
vecihde
hatadır.
81.Beşinci
Şuâ'ın
te'villeri
yanlıştır
:Bunun
ve sair
bütün
tenkid
ve
itirazlarının
cevapları
itiraznâmemin
âhirinde
kat'i
bir
surette
zikredilmesinden
kısa
kesiyoruz.
HATÂ-
SAVAB
CEDVELİNİN
ZEYLİDİR
HATALAR
CEVAPLARI
82.Gizli
cemiyeti
var. Ve
Emirdağı'nda
onunla
meşgul
olmuş :
Bu
ittihamı
hiçbir
cihetle
isbat
edilemiyeceğine
ve
iftira
olduğuna
kat'i
delili;
şiddetli
tarassud
ve tam
bir
inziva
ve dünya
hadisatına
hiç
kulak
vermiyecek
derecede
bir
tecerrüd
ve
ihtiyarlık
ve
za'fiyet
ve
hastalık
içinde
bulunmasıdır.
Haftada
yalnız
birtek
mektup,
birtek
yere
göndermekten
başka
hiç
muhabere
etmiyen
ve
te'lifi
dahi
bırakan
ve
serbestiyet
verildiği
halde,
hadsiz
dostları
ve onu
dinleyecek
hemşehrileri
bulunan
memleketine
gitmeyen
ve
hizmeti
için
bir-iki
terzi
çırağından
başka
kimseyi
istemeyen
ve
ziyaret
için
gelenlerden
kırkdan
birisini
birkaç
dakikadan
ziyade
yanında
durdurmayan
bir
garib ve
kabir
kapısında
ve
beraet
etmiş ve
otuz
seneden
beri
siyaseti
terketmiş
bir
bîçare
hakkında,
bu gizli
cemiyet
isnadının
ittihamı
öyle
büyük ve
insafsızca
ve
zalimâne
bir
hatâdır
ki, ona
temas
edenlerden
zerre
kadar
aklı
bulunan,bu
yalandır
ve
asılsızdır
der.
|
|
|
SAYFA
135:
"Ehl-i
bid'a
diyorlar
ki: "Bu
taassub-u
dini
bizi
geri
bıraktı.
Bu
asırda
yaşamak,
taassubu
bırakmakla
olur.
Avrupa,
taassubu
bıraktıktan
sonra
terakki
etti."
Elcevab
:
Yanlıştır.
Avrupa
dininde
mütaassıptır.
Ehl-i
İslâm ne
vakit
dinine
temessük
etmiş
ise,
nisbeten
o zaman
terakki
etmiş.
Ne vakit
salâbetini
terk
etmişse,
tedenni
etmiştir.
Acaba bu
ehl-i
bid'a ve
daha
doğrusu
ehl-i
ilhâd,
bu
dinsizlikte
hangi
menfaatı
buluyorlar?....
Dünyada
en büyük
ahmak
odur ki,
böyle
dinsiz
serserilerden
terakki
ve
saadet-i
hayatiyeyi
beklesin.
Böyle
ahmaklardan
mühim
bir
mevki
işgal
eden
birisi
demiş
ki:
"Biz,
Allah
Allah
diye
diye
geri
kaldık.
Avrupa,
top
tüfenk
diye
diye
ileri
gitti."
Bu
ahmakların
arkasında
bedbaht
gâfiller
de
bulunduğundan
deriz
ki:
Dünya
bir
misafirhânedir.
Madem
ölüm
var,
kabre
girilecek;
bu hayat
gidiyor,
bâki bir
hayat
geliyor.
Bir defa
top
tüfek
dense,
bin defa
Allah,
Allah
demek
lâzım
gelir.
Tahribatçı
ehl-i
bid'adan
bir
kısmı,
güya
dini
milliyetle
takviye
etmek
isterler.
Ey
meczub
akılsızlar,
câhil
sofiler!
İslâmiyet;
esassız,
garazkâr
ve
zulümkâr
unsuriyet
toprağına
dikilmez!
Onu
oraya
dikmeye
çalışmak,
ahmakâne,
bid'akârane
bir
teşebbüstür.
İkinci
kısım
milliyetçilere
deriz
ki: Ey
sarhoş
hamiyetfüruşlar!
Bir asır
evvel,
milliyet
asrı
olabilirdi.
Ebedî ve
dâimi
olan
İslamiyet
milliyeti,
muvakkat
unsuriyet
ile
bağlanmaz
ve
aşılanmaz."
Cenâb-ı
Hak;
Şeriat-ı
İslâmiyenin
ebediyetine
bir
eser-i
himayet
olarak,
herbir
ifsad
zamanında
bir
müceddit
yahud
bir
nev'i
Mehdî
hükmünde
mübarek
zatları
göndermiş.
Madem
âdeti
öyle
cereyan
ediyor.
Âhirzamanın
en büyük
fesadı
zamanında
da,
elbette
en büyük
bir
müctehid
ya
müceddit
veya
mehdî
gibi
zat-ı
nûraniyi
gönderecek.
O zat
da, Ehl-i
Beyt-i
Nebevî'den
(A.S.M.)
olacaktır.
Hazret-i
Mehdi'nin
cemiyet-i
nûrâniyesi
(Nurcular
olduğunda
şüphe
yoktur),
Süfyan
komitesinin
tahribat-ı
bid'akârânesini
tamir
edecek;
Sünnet-i
Seniyyeyi
ihya
edecek.
Yani:
Âlem-i
İslâmiyette,
risâlet-i
Ahmediyeyi
(A.S.M.)
inkar
niyetiyle
Şeriat-ı
Ahmediyeyi
tahribe
çalışan
Süfyan
komitesini,
Hazret-i
Mehdî
cem'iyeti
mu'cizekâr
kılıncıyla
öldürecek
ve
dağıtacaktır."
denilmektedir.
8.Lem'a
risalesinde
:“gadiriyyel
vakti”
cümlesindeki
“gadiri”
kelimesi;
üç
farkla,
takdir
ve
istihsanla
Hulûsi-i
Sâni
olan
Sabri'ye
(Haşiye)
tevafuk
ediyor.
Hazret-i
Şeyh-i
Geylâni;
Sabrî,
Süleyman,
Bekir
gibi
daha
dört
arkadaşı
Said'in
arkasında
görmüş,
haber
vermiş.
Daha
sair
arkadaşlara
da
işaret
var.
Şimdi
izhâra
lüzum
olmadığından,
bana tam
görünmüyor.
1364:
Said'in
elli
senelik
müddetinde
inâyete
mazhar
olacağını;
1314'te
ve 10'da
tedrise
başlayacağını;
1352'ye
kadar
aynı
esas
üzerine
inâyet
feyzi
altında
devam
ettiği
çıkarıldıktan
sonra
dahi, 12
sene
inâyetle
mazhar
olmasının
rahmet-i
İlâhiyeden
beklendiği..
"
yazılıyor.
16.Lem'a'dan
: "Harb
belası
bizim
hizmet-i
Kur'aniyemize
mühim
bir
zarardır.
Kadir-i
Külli
Şey, bir
dakikada
bu
zülumatlı
ve
rahmetsiz
bulutları
izale
edip,
hakaîk-ı
Şeriatı
güneş
gibi
gösterir.
Onun
rahmetinden
bekleriz
ki bize
pahalı
satmasın.
Baştakilerin
başlarına
akıl ve
kalblerine
iman
versin;
o vakit
kendi
kendine
iş
düzelir."
"Madem
ki sizin
elinizdeki
nurdur.
Nurdan
zarar
gelmez.
Neden
arkadaşlarınıza
ihtiyatı
tavsiye
ediyorsunuz?"
"Bu
suale
karşı
muhtasar
cevabım
şudur:
Baştaki
başların
çoğu
sarhoştur;
okumaz.
Okusa da
anlamaz.
Yanlış
mâna
verip
ilişir.
İlişmemek
için
aklı
başına
gelinceye
kadar
göstermemek
lâzımdır.
Onu için
kardeşlerime
tavsiye
ediyorum
ki:
İhtiyat
etsinler,
Nâ-ehillerin
ellerine
hakikatları
vermesinler."
denilmektedir.
17.Lem'a'da
:
"Ecnebilerin
tağutlarıyla
ve fünûn-u
tabîiyeleriyle
dalâlete
gidenlere
ve onu
körü
körüne
taklid
edip,
ittiba
edenlere
binler
nefret
ve
teessüfler!...
Ey bu
vatan
gençleri!
Frenkleri
taklide
çalışmayınız!...
Avrupa'nın
size
ettikleri
hadsiz
zulüm ve
adavetten
sonra,
hangi
akıl ile
onların
sefahet
ve batıl
efkârlarına
ittiba
edip
emniyet
ediyorsunuz?
Sefihâne
taklid
edenler;
ittiba
değil,
belki
şuursuz
olarak
onların
safına
iltihak
edip,
kendi
kendinizi
ve
kardaşlarınızı
idam
ediyorsunuz.
Âgâh
olunuz
ki!..
Siz
ahlaksızcasına
ittiba
ettikçe,
hakikat
davasında
yalancılık
ediyorsunuz.
Çünki şu
suretle
ittibanız,
milliyetinize
karşı
bir
istihfafdır
ve
millete
bir
istihzâdır!
Ey
kafirlerin
çokluklarından
ve
onların
bazı
hakâik-ı
imâniyenin
inkarındaki
ittifaklarından
telâşa
düşen ve
itikadını
bozan
biçare
insan!
Bil ki:
Ehemmiyet,
kemiyette,
adet
çokluğunda
değildir.
İnsan
eğer
insan
olmazsa,
şeytan
bir
hayvana
inkılab
eder.
İnsan,
bazı
frenkler
ve frenk-meşrebler
gibi
ihtirasat-ı
hayvaniyede
terakki
ettikçe,daha
şiddetli
bir
hayvaniyet
mertebesi
alır .
Görüyorsun
ki
Hayvanat,
kemiyet
ve adet
itibarıyla
hadsiz
bir
çokluğu
varken
ve ona
nisbeten
insan
gayet az
iken,
umum nev-i
hayvanat
üstünde
sultan,
halife
ve hâkim
olmuştur.
İşte
muzır
kâfirler
ve
kâfirlerin
yolunda
giden
sefihler,
Cenab-ı
Hak'kın
hayvanatından
bir nevi
habisdirler
ki,
Fâtır-ı
Hakîm,
onları
dünyanın
imareti
için
halk
etmiştir..
İşte o
küffârın
ve ehl-i
dalâletin,
bir
hakikat-ı
imâniyeyi
inkar ve
nefy
etmelerinde
kuvvet
yoktur.
Madem ki
küfür ve
dalaletin
mahiyeti
nefydir,
inkardır;
cehildir
ve
ademdir.
Küffarın
kesretle
ittifakı
ehemmiyetsizdir."
"Ey
Müslümanları
şiddetle
dünyaya
teşvik
eden ve
san'at
ve
terakkiyat-ı
ecnebiyeye
cebr ile
sevk
eden
bedbaht
hamiyet-füruş!
Dikkat
et, bu
milletin
bazılarının
din ile
bağlandıkları
rabıtaları
kopmasın!
Eğer
böyle
ahmakâne
körü
körüne
topuzların
altında
onların
dinden
rabıtaları
kopsa, o
vakit
hayat-ı
içtimaiyede
birer
semm-i
katil
hükmünde
o
dinsizler
zarar
verecekler."
Ey
bedbaht
fâsık
adam!
Fâsıkların
kesretine
aldanma,
"Ekseriyetin
efkârı
benimledir"
deme!..
Çünki
fâsık
adam,
fıskı
isteyerek
ve
bizzat
taleb
edip
girmemiş
belki
içine
düşmüş
çıkamıyor.
Hiç bir
fâsık
yoktur
ki sâlih
olmasını
temenni
etmesin
ve
âmirini
ve
reisini
dindar
görmek
istemesin.
Eğer
sende bu
biçare
millete
karşı
hamiyet
varsa ve
ulüvv-ü
himmetten
dem
vurduğun
yalan
olmazsa,
hayat-ı
bâkiyeye
davet
eden
ezelden
gelen
Kur'an'la
imdad
etmek
lâzım
gelir. "Zannedermisin
ki: 'Bu
milletin
fakr u
hâli,
dinden
gelen
bir zühd
ve
terk-i
dünyadan
gelen
bir
tenbellikten
neş'et
ediyor.'
Hata
ediyorsun.
Görmüyor
musun;
Çin ve
Hind'de
Mecûsî
ve
Berâhime
ve
Afrika'daki
Zenciler
gibi
Avrupa'nın
tasallutu
altına
giren
milletler
bizden
daha
fakirdirler.
Sizin
cebren
böyle
ehl-i
imanı
mimsiz
medeniyete
sevketmekteki
maksadınız,
âsâyişi
ve
memlekette
emniyeti
kolayca
idare
etmek
ise,
yine
hata
ediyorsunuz.
Çünki,
itikadı
sarsılmış,
ahlâkı
bozulmuş
yüz
fâsıkın
idaresi
ve onlar
içinde
âsâyişin
te'mini,
binler
ehl-i
salâhın
idaresinden
daha
müşkildir.
İşte bu
esaslara
binaen
ehl-i
islâmı
dünyaya
ve hırsa
teşvik
etmeğe
ihtiyaç
yoktur.
Terakkiyat
ve
âsâyişler
bununla
te'min
edilmez.
Belki,
teavün
düsturunun
teshiline
muhtaçtırlar.
Bu da,
dinin
emr-i
kudsiyesiyle
ve takva
ve
salâbet-i
diniye
ile
olur."
denilmektedir.
__________
Hâşiye :
Kararnâmede,
Halıcı
Sabrî
denilmişse
de,
hakikatta
Santral
Sabri'ye
aittir.
|
|
|
SAYFA
137:
MUHTELİF
SANIKLARDAN
YAKALANMIŞ
VE
MÜTEADDİT
DOSYALAR
İÇİNDE
BULUNAN
MEKTUBLARDIR
Sabri
Halıcı'nın
dosyasında
Said
Nursî
imzalı
bir
mektubda,
"Bayramda
arabî
tekbirler
alınacağı"
müjdelenmekte;
"birgün
şeair-i
İslâmiyenin,
Anadolu'da
"Allahu
Ekber!
Allahu
Ekber!"ler
ile
kendini
göstereceğinden"
bahsolunmakta..
Sabri
Halıcı,
"Nur'un
Birinci
Santralı"
olarak
vasıflandırılmaktadır.
Sabri
imzalı
daktilo
ile
yazılmış
iki
mektubta,
"Liste
halinde
gösterilen
Risale-i
Nur'un
başkalarına
okundurulup,
yazdırıldığı"
açıklanmakta;
"fevc
fevc
genç
talebeler
sabahtan
akşama
kadar
Risale-i
Nur'u
yazıp,
okumak
için
mağazalarına
geldikleri"
bildirilmektedir.
Hasan
Kıratlı'nın
dosyasında,
Said
imzalı
bir
mektubda:
"Yedi
yaşından
on
yaşına
kadar
masum
çocuklar,
faytonla
gezdiğim
vakit
beni
görünce
koşup,
ellerime
sarılmalarının
hikmeti
nedir
diye
hayret
ediyordum.
Birden
ihtar
edildi
ki;
küçük
masumlar
taifesi
bir hiss-i
kablelvuku
ile,
Risale-i
Nur ile
saadet
bulacaklarını,
tehlike-i
maneviyelerden
kurtulacaklarını
hissettiklerini
anladım."
denmektedir.
Said
Nursî
imzalı
diğer
bir
mektubda:
"Emirdağ
üzerinde
uçan
tayyarelerin
kendisinin
faytonunu
takib
ettikleri
ve
kendisini
aradıkları.."
birçok
Şâkirdlerine
de
tasdik
ettirmek
suretiyle
yazılmaktadır.
İbrahim
Fakazlı'nın
dosyasında,
125
sayılı
Said
imzalı
mektubta:
"Ahmed
Feyzi'nin
üç
seneden
beri
yazdığı
istihrâcât-ı
gaybiye
ve
sikke-i
gaybiyeyi
mütalaa
ettiği
ve
Risale-i
Nur'un
kıymetini
tam
hadis ve
âyetlerle
isbat
etmesine
karşı,
hayret
ve
istihsanla
"maşâallah,
bârekallah"
dediği;
bu
âyetler
ve
hadislerin
müttefikan
bu
asırda
bir
hakikat-ı
nûrâniyeye
işaret
ettikleri,
âhirzamanda
gelecek
bir
müceddit-i
ekberi
gösterdikleri...
o
gelecek
zâtın ve
cem'iyetinin
üç
vazifesinden
en
ehemmiyetlisi,
imânı
kurtarmak
olduğu;
Şeriatı
ihya ve
hilafeti
tatbik
gibi çok
geniş
dairede
hükmeden
bu iki
vazifesini
nazara
almamalarının
zararsız
olduğu
fakat
Nur'un
muarızlarının
hususan
siyasî
taifenin
tenkidine
ve
hücûmuna
vesile
olabileceği,
onun
için
kendisinin
müdakkik
kardaşımızın
risaleceğinin
bir
kısmını
ve bazı
cümlelerini
kaldırıp,
ta'dil
ederek
göndereceği..."
yazılıyor.
Said
Nursî
imzalı
bir
mektupta:
"On
lirayı,
üzerinde
sûret
bulunduğu
için
gönderdiği.."
yazılıyor.
Said
Nursî
imzalı
bir
mekktubta:
"Dârü'l-fünûn'a
inkılab
eden
Harbiye
Nezaretinin
kapısındaki
“İnna
fetahna
leke
fehhan
mübina “
hatt-ı
Kur'aniyenin
üzeri
mermer
taşlar
ile
kapatılmış
iken,
şimdi
yeniden
hatt-ı
Kur'aniyeye
bir
numûne
ve
müsaade
ve
Risale-i
Nur'un
takib
ettiği
maksadına
bir
vesile
ve
üniversitenin
ileride
bir Nur
medresesi
olmasına
işaret"
olarak
gösterilmektedir.
Yine bu
mektubta,
sanıklardan
Berber
Burhan
ve
Berber
hıfzı,
Nur'un
birer
kahramanı
olarak
gösterilmektedir.
İbrahim
Fakazlı
imzalı
bir
mektubta:
"Bizi
ihya
eden
Nurları
aldık.
Derhal
teksir
edip,
Ankara'dan
bu
tarafa
gönderdik.
Daha da
gönderiyoruz."
denilmektedir.
Yine
Küçük
İbrahim
imzalı
diğer
bir
mektubta,
Nurcuların
mahkemesinden
bahisle:
"Son
aylar
içindeki
Nur'a
tecavüzler,
ekmeğimize
yağ
sürmüş.
Atılan
zehirli
oklar,
bize bir
kamçı
hükmüne
geçip;
ezeli ve
ebedî
davamıza,
ateşe
barut
döker
gibi
teshir
ederek,
Nur'u
coşturmuş!..
Nur'un
bütün
unsurları
pür-faaliyet
kesilmiş,
devam
ediyor
ve
edecektir.
Bu cihâd-ı
ekberin
şükrünü
acaba
nasıl
ifa
edelim.
Afyon'un
meşhur
zindanlarında,
Allah
uğruna,
Şeriat
uğruna
cidal
içindeki
kardaşlarımızı
hatırladıkça
ciğerlerimiz
delik
deşik
oluyor...
Ezeli ve
ebedî
din
düşmanları,
ya boyun
eğip
teslim
olacaklar,
ya
kahrolup
geberecekler!"
denilmektedir.
Said
Nursî
imzalı "Tekbiratü'l-Hüccâc
fî
Arafat"
başlıklı
mektubta:
"Nur'un
ehemmiyetli
bir
kısım
Şakirdlerinin
pek
musırrane
olarak,
âhirzamanda
gelen Âl-i
Beyt'in
büyük
bir
mürşidi
seni
zannediyorlar.
Sen de
onların
fikirlerini
musırrâne
kabul
etmiyorsun
ve
çekiniyorsun.
Bu bir
tezaddır,
hallini
isteriz?"
diye
sormaları
sebebiyle
onlara
cevab
olmak
üzere:
"Mehdi-i
Âl-i
Resûl'ün
temsil
ettiği
kudsî
cemaatin
şahs-ı
manevisinin
üç
vazifesi
olduğu,
bunların:
1-İmânı
kurtarmak,
2-Hilafet-i
Muhammediye
(A.S.M.)
ünvanıyla
şeair-i
İslamiyeyi
ihya
etmek,
3-Ve
inkılâbât-ı
zamaniye
ile çok
ahkâm-ı
Kur'aniyenin
zedelenmesiyle
ve
Şeriat-ı
Muhammediye'nin
kanunlarının
bir
derece
ta'tile
uğramasıyla,
o zat,
bu
vazife-i
uzmâyı
yapmağa
çalışır.
Nur
şakirdleri,
birinci
vazifeyi
tamamıyla
Risale-i
Nur'da
gördüklerinden,
ikinci
ve
üçüncü
vazifeleri
de buna
nisbeten
ikinci
ve
üçüncü
derecededir
diye,
Risale-i
Nur'un
şahs-ı
mânevisini
haklı
olarak
bir
nev'i
Mehdi
telakki
ediyorlar.
O şahs-ı
mânevinin
mümessili
olan
biçare
tercümanını
zannettiklerinden,
bazen o
ismi ona
da
veriyorlar.
Hatta
evliyanın
bir
kısmı,
keramet-i
gaybiyelerinde
"Risale-i
Nur'u
aynı o
âhirzamanın
hidayet
edicisi
olduğu
bu
tahkikatla
te'vil
ile
anlaşılır."
diyorlar.
İki
noktada
bir
iltibas
var,
te'vil
lazımdır.
Birincisi
: Ahirde
iki
vazife,
gerçi
hakikat
noktasında
birinci
vazife
derecesinde
değiller;
fakat
hilafet-i
Muhammediye
(A.S.M.)
ve
ittihad-ı
İslâm,
avamda
ve ehl-i
siyasette,
hususan
bu asrın
efkârında
o
birinci
vazifeden
bin
derece
geniş
görünüyor.
Gerçi
her
asırda
hidayet
edici
bir nevi
Mehdi
ve
müceddid
geliyor
ve
gelmiş,
fakat
her biri
üç
vazifeden
birisini
bir
cihetle
yapması
itibarıyla,
âhirzamanın
büyük
Mehdisi
ünvanını
almamışlar.
|
|
|
| |
| |
|